Bilincin Sonsuzluğunun Pratik Değeri ve Sorgulanması

    Kişilik bölünmesinden muzdarip birini örnek alalım. Ruh dediğimiz kavramı bu kişi üzerine nasıl oturtabiliriz? Bölünmüş kişilikleri ile beraber özbeninin oluşturulduğu savunulacaktır ancak bu öngörümüzün sezinlediği ölümsüz ben - özben kavramını karşılamayacaktır. Çünkü bundan anlaşılan şimdide insanın kendini tanımlamasıdır ki disosiyatif kişilik bozukluğunda diğer kişiliği yadsıyan birey açısından  kendi kişiliğindir. Bu çıkarım özünde metafiziksel olarak doğru olur çünkü sezgilerimiz çok kişilikli veya Alzheimer hastası veya demans olan sonsuz bilinç kavramının saçma olduğunu söyleyecektir.

    New Age veya spiritüel akımdan yorumlamamız gerekir ise deneyimi tamamlamış ruhun özünün tek olduğundan, saf özün deneyimlenmiş bilinçten farklılığını savunacak ve ortada bir problem olduğunu yadsıyacağız. Ancak daha önceden belirttiğim gibi temelde spiritüelizm de dahil her şeyi üstüne kurduğumuz bildiğimiz bizin ölümünden bahsediyor oluşumuz gerçeğini değiştirmeyecektir. Bütün bunların ışığında aklımıza Schopenhauer ve istenci geliyor. Özbilincimizin her halükarda öldüğünü göstermekle ateizmle arasında anlamlı bir fark oluşturulamıyor. Yok ve var arasındaki çizgiyi bu denli bükmekle ölmüş bedenin biz olduğunu söylemeyi ; kendimize aslında yabancı olan bilincin ben olduğunu söylemekten daha mantıklı hale getirmiş oluyoruz. Böylece insanlar "Düşünüyorum, o halde varım." diyerek sürekli değişen beyinlerini varolmayan bir hayalete değişecekler. Öyle bir hayalet ki gerçekliği bile bize istediğimizi veremeyecek ancak aldatıcılığı yaşamı devam ettirmemizi sağlayacak. Kendinin farkında olma zehrine karşı evrimin panzehiri olacak bir hayalet. Nirvana'ya ulaşmak isteyenler ve yaşarken bile değişen  insanın öldükten sonra bilinciyle yaşayacağına inanan gizli tanrılar buna ne derdi acaba? 

    Yine de bütün bunlar bize ölümden sonra hiçliğin olduğunu vermiyor. Aslında her şey şimdinin bilinci üzerine bir tartışma olduğundan çok farklı bir bilincin yaşayıp yaşamayacağını ( ki tüm yazı boyunca bunun pratik değeri tartışıldı) söylemek pek mümkün değil. Bu noktada ise materyalizm sorunu ana konu oluyor. Benzer bir düşünceden yola çıkarak şunu düşünürsek: Beyindeki her bölgenin duygu, düşünce, algıyı oluşturduğunu biliyoruz. İşlevini yitiren bölgelerin de neyi etkilediğini gözlemleyebiliyorken maddeden ayrı farkındalığın gerçeklikteki yerini cevaplamak materyalizm karşıtları için en önemli noktayı oluşturmuştur. Bu konuyu da David Eagleman'nin kitabından alıntıyla bitirmek istiyorum : 

    "Farz edin ki bir Kalahari yerlisisiniz ve kumda yürürken bir transistörlü radyoya rastlıyorsunuz. Onu elinize alıyorsunuz, düğmelerini kurcalıyorsunuz ve birden hayretle fark ediyorsunuz ki bu tuhaf küçük kutudan sesler akıyor dışarıya. Eğer meraklı bir kişiliğe ve bilimsel bir zihne sahipseniz ne olup bittiğini anlamaya çalışacak, belki arka kapağı açacak ve küçük bir tel yuvasıyla karşılaşacaksınız. Diyelim ki seslerin kaynağını bulmak için dikkatle bir bilimsel çalışmaya giriştiniz. Yeşil teli ne zaman çekseniz, seslerin kesildiğini fark ediyorsunuz; teli yeniden bağladığınızda ise yeniden ses gelmeye başlıyor. Aynı şey kırmızı tel için de geçerli. Siyah teli çektiğinizde sesler karışıyor, sarı teli çektiğinizdeyse sesin şiddeti azalarak neredeyse fısıltıya dönüşüyor. Bütün kombinasyonlar üzerinden tek tek giderek, sonunda açık bir sonuca varıyorsunuz: Sesler, tümüyle devrenin bütünlüğüne bağlı. Devre bağlantılarını değiştirirseniz, ses çıkışına da zarar vereceksiniz.
Bu yeni keşiflerden duyduğunuz gururla harekete geçiyor ve bazı tel düzenlemelerinin bu sihirli sesleri nasıl ortaya çıkardığının bilimini geliştirmeye adıyorsunuz yaşamınızı. Çalışmalarınızın bir noktasında gencin biri geliyor ve size bazı elektrik sinyal döngülerinin nasıl olup da müzik ve konuşma üretebildiğini soruyor. Yanıtı bilmediğinizi itiraf ediyorsunuz ama bilimsel çalışmalarınızın, bunun yanıtını vermek üzere olduğu konusunda da ısrarlısınız.
Sonuçlarınız eksik ve sınırlı, çünkü ne radyo dalgaları ne de daha genel olarak elektromanyetik ışınımla ilgili bir şey biliyorsunuz. Uzaktaki kentlerde –ışık hızında yol alabilen görünmez dalgaları karıştırma yoluyla sinyal gönderen– radyo kulesi adı verilen yapıların var olduğu gerçeği size öylesine uzak ki, böyle bir şeyi hayal bile edemezsiniz. Radyo dalgalarının tadına bakamazsınız, onları göremez, koklayamazsınız. Üstelik onları düşleyebilecek kadar yaratıcı olmanızı gerektirecek bir baskı da yok üzerinizde. Hadi diyelim ki, ses taşıyan görünmez radyo dalgalarını gerçekten de aklınızda kurgulayabildiniz; bu varsayımınızla kimi ikna edeceksiniz? Dalgaların varlığını gösterecek teknolojiye sahip değilsiniz ama herkes de haklı olarak ikna edilmeyi bekliyor.
Böylece bir radyo “maddecisi” haline geliyor ve telleri doğru şekilde düzenlemenin, bir şekilde klasik müzik ve zekice konuşmalar ürettiği sonucuna varıyorsunuz. Bulmacanın çok büyük bir parçasının eksik olduğunun farkında bile değilsiniz.
Beynin bir radyo gibi olduğu –yani oradan buradan gelen sinyalleri toplayan birer alıcı olduğumuz ve bunun için de sinirsel devrelerimizin yerli yerinde olması gerektiği– iddiasında değilim; yalnızca bunun mümkün olabileceğini söylüyorum. Bilim, bugünkü durumuyla bu söylediklerimi geçersiz kılacak veriye sahip değildir. Tarihin bu noktasında bildiklerimizin ne kadar az olduğunu göz önüne alarak, bu tür kavramları, henüz ne kabul edip ne de yadsıyabildiğimiz fikirleri yerleştirdiğimiz büyük dosya dolabında saklamak zorundayız. Sıra dışı varsayımlar üzerinde deney tasarlayan biliminsanlarının sayısı her zaman az olacaktır ama bu tür fikirler, kanıtlar belirli bir yöne işaret edene kadar birer olasılık olarak önerilmeli ve buna uygun biçimde geliştirilmelidir."

'Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür.' Montaigne

    "