Gülün Adı Kitabından Aldığım Alıntının Yorumu

- "Ama gerekli olan bir varlık, tümüyle olası olana karışmış olarak nasıl var olabilir? Öyleyse, Tanrı’yla evrendeki ilk kargaşa arasında ne fark var? Tanrı’nın kendi seçimlerinde mutlak bir her şeye-gücü-yeterliği ve mutlak bir özgürlüğü olduğunu doğrulamak, Tanrı’nın var olmadığını kanıtlamak anlamına gelmez mi?"

    Burada alıntıyı olay akışı içinde anlamlandırmak zor ancak kitabı okumamın üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra alıntının öyküdeki yerinden bağımsız bir yorumum olduğunu düşünüyorum.

    Leibniz'in monadlar teorisine bağlanan bir yorum. Bu teori Sokrates'ten beri gelen tümeller problemine çözüm çabası olarak değerlendirilebilir. Tümeller sorunu şöyle açıklanabilir: 
    -Ağaç dediğimiz kavramın özü bulunmakta ise ormanın özü nedir?
    -İyi, güzel gibi soyut kavramların ideası var mıdır? Var ise diğer idealar ile bağlantılı olarak mı çalışır ya da sadece görünüme mi etki eder? 
    Sokrates'in havada bıraktığı bu problem daha sonraki Rasyonalist filozoflar önünde en büyük problemi oluşturmuştur. Leibniz ise evrendeki maddelerin hepsinin ayrı ama aynı zamanda bağlantılı bulunacağı özler ile kendince bunun üstesinden geldi. Evrende varolan bütün olgular ise bir nevi olasılık havuzundan ortaya çıkıyordu. Hegel ile son noktasına ulaşan bu metafiziksel yoruma göre evrende bir yasanın veya maddenin oluşabilmesi için bu oluşumun çatışacağı diğer olasılıklı oluşumlardan en mümkünü konumunda olmalı ve karşıt olasılıktan daha olası durumda bulunması gerekmekteydi. Dahası kendinden önce varolmuş oluşumlarla çelişmemeliydi. Teorinin içindeki yaratım çarkının başında ise Tanrı bulunuyordu. 
    
    Bu kısa özetten de çıkarılacağı gibi bu yaklaşımın en büyük sorunu alıntıdaki konu olmaktadır. Hristiyanlıktaki mutlak güçlü Tanrı ile Leibniz'in Tanrı'sı birbiri ile uyuşmamakta ve Leibniz'in Tanrı'sının bu olasılık çarkında kudreti sorgulanmaktadır. Bu Tanrı evreni bu şekilde yaratmıştır çünkü olasılıklar havuzundan birbiri ile çelişmeyen olasılıklardan oluşabilecek en iyi evren yaşadığımız bu evren olmaktadır. Evrenin neden bu şekilde olduğunu açıklama çabası Hristiyanlıktaki sonsuz kudretli tanrıyı yok etmiştir. 
    Romanda ise Tanrının kudretiyle yönettiği kadercilik yerine mantığın olasılıklardan gerçeği bulmaya çalıştığı Ortaçağ dedektiflik hikayesindeki "Watson"'nın bu çıkarımı yapması; sivri zekası ve mantığı ile yaşayan "Holmes"' ile kudretli Tanrı arasındaki diyalektik çatışmanın gayet farkında olduğunu göstermektedir.