Diogenes mutluluğu basitlikte arayan bir filozoftu. Mutluluğun yapısı iki şekilde düşünülebilir. Anlık hazlar ve sürekli içhuzur. Basit yaşamın bunları sağlayabileceğini düşünüyordu ve kabaca iki kabulü vardı diyelim:
1 Paranın mutluluk getirmeyeceği gerçeği
2 İnsanın belirlediği bütün amaçların anlamsızlığı
Bu kadar kolaydı Diogenes için insanın hayatını en iyi yaşayabilmesi. Belli bir iz üstündeydi ancak sonunun çözümü için insanlığın daha çok uzun ve yorucu bir yolu vardı.
Schopenhauer, insanın istencinin kendisine belirlediği amaçlara ulaşamadığında üzüntü ve hayal kırıklığı yaşayacağını düşünür. Eğer aynı insan amacına ulaşabilir ise tek hissedeceği sıkıntı olacaktır. Sonra yeni amaçlar, ta ki ölene kadar. Kendisi ise "çözüm" olarak ancak hırslardan arınmayı (escitism) önerir. Schopenhauer'un Budizm ve doğu felsefelerinden etkilenmesini burada görebiliriz. Sufilerde, tasavvufta, Hristiyanlıkta da gördüğümüz benzer motiflerdir. Öyle ki Schpenhauer'dan etkilenmiş filozoflardan ünlü pesimist Philipp Mainlander Hristiyanlık öğretisini yok oluş kültü olarak yeniden yorumlamış ve nihai amaç, mutluluk ve cennet olarak hiçliği göstermiştir.
Hiyerarşi sistemi insanların ekonomik sınıflarını oluşturmuş, bu sınıflar kibri doğurmuştur. Özsaygı ile kibir arasındaki çizgiyi belirlemeye nereden başlayabiliriz? İnsanın mutluluğunun, hayatının devamı için minimumu karşılandığında bile var olacağı kabul ediliyor ise kendimizi bu minimum için gerekli sınıfın üzerinde ve dolayısıyla alt sınıftaki insanlardan üstün görmekle kibre düşmüş oluruz. Çünkü özsaygı bireyin kendi yeteneklerinin farkında olması ve hareketlerini buna göre düzenlemesi ise kendini söz konusu herhangi bir yetenekten (asli ya da hayali yapıda) başka insanlardan veya sınıftan üstün görmesi açık bir şekilde kibrin tanımına girecektir. Diogenes mutluluğu sadelikte arayarak, İsa mütevazı yaşamıyla, sofiler ve azizler yaşamlarıyla insanlığın bu en büyük ama en sinsi günahından kaçmaktaydılar.
Batini anlamda şeytan insanın tutkuları olarak da yorumlanabilir, metafizik bir varlığa karşıt olarak. Varlığın bizzat kendisi bizi mutluluktan uzaklaştıran bir yapıya sahip olur böylece.
Bütün bunlara rağmen her şeyden arınmış bir yaşam mümkün mü? Başarmanın verdiği haz da bize anlık mutluluk sağlayabilir. Başkalarının takdiri, kıskanılmak da amaç belirlemeye devam etmemize neden olabilir. Zaten günlük ihtiyaçlarımızı karşılamak da bir amaç/istençtir ki bu da Diogenes gibi davranarak bütün bu acılardan ve kötülükten kurtulamayacağımız anlamına gelir. Yani bu doktrinin çıktığı sonuç intihardır veya Camus'nun dediği gibi saçmanın içinde yaşamaktır. Sonuçta hepimiz yaşamaya devam ederek kötülük yaparız ve insanın da ilk ve son günahı budur. Özünde kötü olan insan da böylece ortaya çıkmış olur. Şeytanın yani egonun kandırdığı insan günahı işler ve varolur. Kandırılan insan her gün kandırılmakta, her gün elmayı yemekte ve varolmaya devam etmektedir.
Zenon ve atomcuların hedonizmden kaçışının nedeni de buna bağlanabilir. Duyusal haz veren şeyler yalnız kötülükten doğar. Başkasına yardım etmek bile kendi egomuzu okşamak ve başkasına yardımın bize de yararı olabileceğini düşünmemiz için olur. Atomcular bu yüzden kendi determinist evrenlerine soğuk ve kaderci baktılar. Bu arayıştaki temele bir tuğla daha eklemiş oldular.
Bütün bu analizden çıkarılacak sonuç; eğer insan yaşayacak ise, mümkün olan en fazla mutluluk ve iç huzur istiyorsa, insanlar arasındaki sınıf ayrımlarını yok etmelidir. Kişisel hayatında ise alçakgönüllü ve eli açık olmalı ve hiçliğe en yakın pozisyonda kendini konumlandırmalıdır. En mütevazının en değerli olduğu, hizmetçinin kral olduğu krallık budur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder