*Hazret-i Peygamber; alem (sancak) için güneş rengini (sarıyı) beğenmişti. Fâtımîler; tabiat rengini (yeşil), Emevîler; gündüz rengini (beyaz), Abbasîler; Emevîlere karşıt olmak üzere gece rengini (siyah) seçmişlerdi. Osmanlılar da diğer İslâm ülkelerinden ayırt edilmek için sancak rengi olarak, kan rengini (kırmızı) kabul etmişti.
*Yeniçerilerin, Osmanlı ülkesinde pek gelişmiş, genişlemiş bir tarikatın kurucusu bulunan Hacı Bektaş’ın beyaz keçe külahını kabul etmesi de şöyle olmuştur:
Bir gün Orhan Bey, beraberinde yeni İslâm’ı kabul etmiş olanlardan birkaç kişi bulunduğu halde Amasya dolaylarında Suluca köyünde oturmakta olan Hacı Bektaş’ın yanına giderek yeni asker için dua etmesini ve bir sancak ile bir de ad vermesini ister. Şeyh, abasının kolunu askerlerden birinin başına koydu, kolun ucu askerin sırtına kadar sarktı. Sonra duygulu bir sesle şu kerametli sözleri söyledi: “Bu kurduğunuz askere Yeniçeri denilecektir. Yüzü ak ve parlak, bazusu zorlu, kılıcı keskin, oku tiz ve dokunaklı olacaktır. Bütün savaşlarda üstün gelecek ve her zaman zaferle dönecektir”. Bu duayı hatırlatmak üzere de Yeniçerilerin beyaz keçe külahının arkasına, şeyhin abasındaki kolun bir hatırası olarak bir kumaş parçası eklendi ve Yeniçeri külahı, ağaç kaşık ile süslendi.(tartışmalı)
*Birinci Mehmed sultanlığının en sivrilmiş şairleri arasında hekim ve göz doktoru Şeyhî’yi en başta anmak gerekir. Şeyhî’nin kudreti ve Padişah’tan gördüğü ihsanlar kendisine büyük düşman kazandırmıştır. Şeyhî’ye “Harnâme” eserini yazdıran bu ahmakça sataşmalardır. Şeyhî, bu kitapta başına gelenleri anlatarak düşmanlarını yerer. Padişah, eseri okuduktan sonra şairinin elinden çıkan şeyleri cömertçe tazmin etmiştir. Ayrıca Şeyhî’ye ve adamlarına saldıranları sertçe cezalandırmıştır. Şeyhî, İran’ın en şöhretli şairi Nizamî’nin yazdığı “Hüsrev ve Şirin” manzumesinin çevirisine Sultan Mehmed’in ölümünden sonra başlamıştır. Bu eserin bir kısmını çevirip de ikinci Murad’a sunan şaire, Padişah, lütuf ve ihsanda bulunmuş ve böylece babasının örneğine uygun hareket etmek ve güzel sanatlara aydın fikirli bir koruyucu olduğunu göstermiştir. Ne yazık ki, Şeyhî, eserini tamamlayamadan vefat etmiştir. Bunu, Şeyhî’nin dostu ve güvendiği bir şair olan ve Germiyan Beyi’nin yanında vezirlik görevinde bulunan yeğeni Cemâlî tamamlamıştır.
*Sultan 2.Murad, Mustafa’nın dönüşünü öğrenince Mihaloğlu’yu akıncılarla beraber İznik’e yolladı. Mustafa, hamamda iken ele geçirileceği sırada sadakatli veziri Taceddin koşarak bir at getirdi. Kendisi ile birlikte kaçtılar. Ancak Mihaloğlu da arkalarından uçtu. Yetiştiğinde Taceddin ile aralarında çıkan vuruşmada Taceddin, Mihaloğlu’yu attan düşürerek ölüm derecesinde yaraladı. Hâin İlyas onları yakından izlemişti. Vuruşma yerine geldiği zaman iki taraf henüz dövüşmekte idiler. İlyas, Mustafa’yı yakalayarak Padişah’ın ordusuna eriştirdi ve Murad’ın Mirahuru Mezid Beye teslim eyledi. Mustafa, İznik kapısı önünde, bir incir ağacına asıldı. Cenazesi, babası Birinci Mehmed’in türbesine gömüldü. Mihaloğlu da birkaç gün sonra, yarasının ağırlığından öldü. Mihaloğlu’yu yere serdikten sonra yoluna devam eden Taceddin de kendisini beklemekte olan kaderin hükmünden kurtulamadı. Mihaloğlu’nun akrabaları onun gizlendiği yeri haber alarak bastılar, adamı öldürdüler. Mustafa adı ile padişahların tahtına göz diken bu üçüncü şahıs da diktiği isyan fidanından bir şey elde edemedi. Börklüce Mustafa, Düzmece Mustafa gibi Padişah’ın bu genç kardeşi de küstahça girişkenliğinin karşılığını hayatı ile ödedi.
*İstanbul’da, büyük Kostantin tarafından anasının hatırasına tahsis edilmiş ve “Augusteon” adı ile adlandırılan bir meydan var idi ki İmparator Teodos bu alana kurşundan bir sütun diktirmiş ve sütunun üstüne kendisinin yedi yüz libre ağırlığında gümüşten bir heykelini koydurtmuştu. Justinyen kurşundan sütunu porfirden1 bir sütuna çevirdi. Teodos’un heykeli de eritilerek onun yerine tunçtan bir heykel konuldu ki sol elinde üzerine haç konulmuş bir küre tutmakta ve öteki eli ile hükümetine boyun eğmiş olan doğuyu göstermekte olduğu halde at üstünde Justinyen’i tasvir ediyordu. Bizans’ın son imparatoru Kostantin’in başı işte buradaki sütunun zirvesinde bulunan atın ayakları altına konuldu. Şarkılarında (Mehter marşında) zaferlerinin: “Düşmanlarının başları atının ayakları altında ezilsin” tarzında anlatıldığı hatırlanırsa, bunun ne acı bir alay olduğu anlaşılmış olur. Sonunda, İmparatorun cesedine son görevlerin yerine getirilmesi için Rumlara izin verildi.
*Fatih’in son zamanları Avrupa’da yeni teşebbüsler ve İtalya olayları ile geçti. Padişah’ın dikkati sadece müttefikleri olan Venedik ve Napoli tarafına değil, Floransa Dükü Lorenço dö Mediçi ile Santa-Mora, Zanta ve Kefelonya hâkimi Leonardo tarafına da yönelmişti. Mediçi’ler aleyhindeki meşhur fesattan sonra bu işe karışmış olanlardan Pandino, İstanbul’a sığınmıştı. Fakat Fatih Sultan Mehmed’in, Lorenço’ya takdirleri olduğundan, bu şahıs Floransa Dukasına teslim edildi. Lorenço, Padişah’a bir elçilik heyeti göndererek teşekkürlerini sundu. Lorenço tarafından görevlendirilmiş olan Floransalı ressam Bellino’nun, Padişah’ın Lorenço hakkındaki iyilik duygularının gelişmesine gayret harcamış olduğu tahmin olunabilir.
*Uzun Hasan ölünce oğlu Halil yerine tahta çıktı. Kardeşi Maksud’u öldürttü. Ana tarafından kardeşi olan Yakup ve Yusuf’u da Diyarbakır’a yolladı. Az zaman sonra, henüz pek genç yaşta bulunan Yakup ağabeyine isyan etti; Azerbeycan’a gidip onun sultanlığını almaya çalıştı. Yapılan savaş, ilkin Yakup için uğursuz göründü ise de sonunda Halil öldü ve Yakup, Akkoyunlu tahtına oturdu (1479). İkinci Bayezid ile dostluk ilişkileri kurmuş; on iki yıllık sultanlığı sırasında, defalarca İstanbul’a elçiler ve hediyeler göndermiştir.
Yakup bazı isyanları bastırdıktan ve bazı başarılardan sonra anası tarafından zehirlenmiştir. Anası sultanlığa diğer oğlu Yusuf’u geçirmek için Yakub’u zehirlemiştir. Fakat Yusuf da aynı zehri içtiğinden o da ölmüştür. Valide sultanın beklediği olmamış, o da üzüntüsünden zehirden arta kalanı içip oğullarını izlemiş
*1518 ve 1519 yıllarında ise Anadolu’da Celâl adında bir şahsın çıkardığı isyan bastırılmakla uğraşıldı. Celâl adındaki bu adam, taraftarlan ile beraber Tokat yakınlarında Turhal’da bir mağra içinde bulunur ve Hz. İsa’nın geleceğini orada beklediğini söylerdi. Vezir-i Âzam o sıralarda Fırat kıyılarında, doğu illerini İranlılara karşı korumakla meşgul bulunduğundan Yavuz Selim, Rumeli Beylerbeyi Ferhat Paşa’yı, bu bidatçıların tenkiline memur eyledi. Dulkadir Bey’i Şehsuvar-oğlu da bunların üzerine yürüyerek, onları Elbistan’dan Sivas sınırına kadar takip etti. Celâlîlerin, Karahisar üzerine çekilmeleri ve Ferhat Paşa’nın Ankara üzerine yürüyüşü sırasında Şehsüvaroğlu, ayaklananları yakalayarak kesin bir yenilgiye uğrattı.
*Tanınmış bir çok Hıristiyan denizciler bu arada Barbarigo, Veniyero, Loredano, Pontarini gibi şöhretli denizcilerle Venediğin asîl ailelerinden yirmi dokuz asilzade de ölümü tatmışlardır. Yaralılar da pek çok olmuştur. Meşhur Don Kişot yazarı Servantes bunlardandır ki, sol kolunu kaybetmiştir. (İnebahtı Savaşı)
*Sokullu’nun yıllık geliri bir milyon altına ulaşırdı. Fakat onun ölümünden sonra sadrazam tahsisatında bir kaç yüz bin duka indirim yapılmıştır. Bu para yeniçerilerin aldıklarına, yahut timarlar ihdasına tahsis olunmuştur.
Zamanında Ebussuûd efendi otuz yıl şeyhülislamlık ve Sokullu on beş yıl sadrazamlık yapmışlardı. Oysa ki, son on yılda (1590) dört defa şeyhülislam, yedi defa da sadrazam değiştirilmişti. Kazaskerlerin görevlerinde de güven kalmamıştı. Bunlar eskiden on, on beş yıl makamlarında kalır, ondan sonra da günde yüz elli akçe ile emekliye ayrılırlardı.
Sadrazamın nüfuzu düştükçe, nedimlerin, mahremlerin, mabeyncilerin ve sarayda görevli ulemânın etkileri arttı. Timar ve zeametler çingenelere kadar verildi. Saraya Yahudiler girip çıkmağa başladı. Rüşvet ve zulüm arttı. Adetâ bir baskı rejimi teşekkül eyledi. Defterdarlar, valiler, devlet malını yağma eder oldular. Maliye idaresi, baskı vasıtası olmak üzere “teftiş” adı altında sanki bir çeşit engizisyon icat etmişti.
Her gün her türlü haksızlık, zulüm görülüyordu. Yeniçerilerde, bölüklerde, timar ve zeametler idaresinde düzensizlik eserleri ortaya çıkıyordu. Timar sahiplerinin terakkisi, savaş alanında gösterecekleri yararlığa göre belirtilmişti. Oysa ki, olaylarıyla meşgul olduğumuz bu zamanlarda sipahi timarları, harem dilsizlerine, çingenelere, her sınıfın entrikacılarına kadar bir çok kimseye bırakılmıştı.
*Ferhad Paşa bir gün, Saray-ı Hümayun’dan atlı olarak kendi sarayına giderken sipahilerle martolozlar yolun üzerinde gürültü çıkardılar. Cülus bahşişinden paylarını istediler. Sadrazamın: “Sınıra gidiniz; paranız orada verilecektir.” şeklindeki cevabı gürültüyü çoğaltmaktan başka bir şeye yaramadı. Ferhad Paşa öfkelenerek: “Ulü’1-emre itaat etmeyenlerin kâfir, karılarının da boş olacağını bilmez misiniz?”, diye bağırdı.
*(Estergon'un Zaptı) 4 Ağustos 1595 tarihinde iki ordu savaşa tutuştular. Şiddetli çarpışmalar oldu. özellikle kaleyi içerden savunan Kara Ali Bey yararlıklar göstermiş ve şehit oluncaya kadar savaşmıştır. Fakat kale içinde su kalmayınca ve güçlükler birbirini arkalayınca nihayet teslim müzakerelerine girişilmiştir. Estergon böylece düşmüştür. Ondan sonra Vişegrad da düşman eline geçmiştir. Bu sıralarda bazı kaleler el değiştirmiştir.
Görülen bozgunluklardan dolayı İstanbul’a her gün yeni şikâyetler gelmekte idi. Macaristan ve Eflâk sınırındaki Osmanlı komutanları yardım istiyorlardı. Bazı kalelerin düşüşü büyük üzüntüye sebep olmuştu.
Bunun üzerine Padişah, Okmeydanı’nda musibetler zamanında okunan umumî duanın yapılmasını buyurmuştur. Duayı Ayasofya vaizi Şeyh Muhyiddin okumuş, vezirler, ulemâ, şeyhler, saray erkânı ve İstanbul halkı hazır bulunmuştur. Her taraftan bir çok köylerin yıkıldığı haberleri de başkente gelmeğe başladı.
Bu sıralarda Parçinli’de yer yarılıp büyük bir yarık açılmış ve içinden bir su fışkırmıştır. Suyun içinde bilinmeyen cinsinden gözsüz balıklar vardı. Manisa yolunda da Kodoş (Hermas) köprüsü yakınlarında bir kaynak belirmiştir ki, suyu simsiyah idi.
*Sultan Murad’ın çağının olayları arasına iki tanesi daha çok hâtıralarda yer almıştır. Bunlar şair Nef’î ile Vezir Abaza’nın idamlarıdır. Osmanlı edebiyatının en büyük hiciv şairi olan Hasankaleli Nef’î, padişahın özel iltifatlarına da nail olmuştu.
İstanbul’daki korkunç fırtına gününde padişah, şairin Siham-ı Kazâ’sını okurken ayakları ucuna yıldırım düşmesi; bir manevî işaret sayılmış, Nef’î hem uzaklaştırılmış, hem de hiciv yazmağa tövbe ettirilmişti. Bununla beraber Nef’î aradan çok geçmeden maliye bakanlığı durumunda olan Dîvân-ı Defteri’de iyi bir göreve geçmiş, yine padişahın meclislerine çağırılır olmuştu.
Sultan Murad’ın Edirne’ye hareketinde sürgünde bulunan diğer üç vezirle beraber bu defa Rodos sürgününden dönmüş bulunan Bayram Paşa hakkında bir hicviye yazmış olması, zamanının en büyük Türk şairinin hayatına mal olmuştur. Şiddetle hicvedilen zat sızlanınca özür olarak, kendisine şairi yok etmek izni verilmiştir.
Şairin hiciv oklarına çoğu zaman hedef olmuş bulunan ulemâ, Nef’î’nin katline fetva vermekten çekinmemişlerdir. Talihsiz şair saray odunluğunda hapis ve orada idam olunarak cesedi dalgalara bırakılmıştır.
*Avusturya’nın iki temsilcisiyle Venedik, Polonya ve Rusya’nınkiler Eylül sonuna doğru Viyana’dan hareket ettiler (14 Ekim 1698). Türklerle Avusturya, Venedik, Polonya ve Rusya arasındaki Karlofça barışı, Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa karşısında yeni bir vaziyet içine sokmaktaydı.
Karlofça muahedesi bütün bu değerler bakımından muahedelerin zafer dolu niteliğinde olanı değilse de Osmanlıların imzalamayı kabul ettikleri en alçaltıcı olanı da değildir. Zira, Pasarofça, Kaynarca ve Edirne antlaşmaları, Osmanlılar açısından daha çok felâket içerenidir.
Karlofça barışı, Hıristiyanlık için saydığımız sonraki üç muahededen daha çok, daha faydalı ve çok daha zafer taşıyanı sayılmak gerekir. Çünkü on altı yıldır süren bir savaşa son verdiği gibi, bu savaşda kazanılmış olan Transilvanya ve Macaristan’ın mülkiyetini Avusturya’ya, Mora ve Dalmaçya’nın mülkiyetini Osmanlı hâkimiyetinden çekip alarak Venedik Cumhuriyeti’ne vermiştir.
Bu barış, Türklerin iki Avrupalı devletin müdâhale ve aracılığını tanımaları ve ilk defa olarak altı devletin olağanüstü yetkili elçileriyle bir araya gelmiş olmaları bakımından da hatırlanmaya değer.
*Aydos dağının doğu tarafında kurulmuş bulunan Aydos kalesi, Konuralp ile Gazi Abdurrahman tarafından kuşatıldı. Romantik bir olaydan dolayı kalenin kapıları açılmamış olsaydı; yüksek duvarları olan kalenin fethi belki de başarılamayacaktı. Komutanın kızı surların üzerinden Abdurrahman’ı görmüş, hemencecik âşık olmuştu. Bir gece düşünde onu gördü. Sonunda dayanılmaz bir duyguya yenilerek, ona mektup bağlı bir taş atmaktan kendini alamadı. Bu mektupta, geceleyin kaleden içeri girme yolunu tarif ediyor, ayrıca kalenin fethine yardım edeceğine söz veriyordu. Bunun üzerine Gazi Abdurrahman, seksen kişi ile kaleye girdi ve kaleyi aldı.
*YENİÇERİLERİN VE SİPAHİLERİN AYAKLANMASI
Yeniçeri ve sipahiler gizli tahriklerden dolayı bu seyahatin (padişahın hacca gitmek istemesi) kendi ocaklarının yok edilmesi amacını gütmüş olmasından korkmakta idiler. Padişahın otağının Üsküdar’a geçirileceği günden bir gün önce yeni kışlalarda toplandılar. Ondan sonra da Karaman mahallesinden Et Meydanı’na gittiler (18 Mayıs).
Sadrazamın emriyle kendilerini itaata davet için gelmiş olan çavuşbaşı Halıcızâde’yi taşlarla kaçırdılar. Sonra durumlarını tehlikeli görerek ne yapacaklarını kararlaştırmak için içlerinden bir kaçını padişahın müşavirleri aleyhine fetva istemek üzere şeyhülislama yolladılar.
Şeyhülislama sorulan soru şu anlamda idi: “Padişahı bir takım bid’atlere sevk ederek Müslümanların mallarını israf edenlerin katli şeriate uygun mudur?” Şeyhülislam buna “Evet” anlamında cevap verdi. Âsîleri görevlerine çağırmak niyeti ile meydana gitmiş olan yeniçeri ağası ve yeniçeri bölük ağaları da taşlarla karşılandılar.
Bu karışıklık günü donanma Beşiktaş’tan çıkmış, Yedikule önünde demirlemişti. Askerin ayaklandığı haberi bu gemilere erişir erişmez bunlara bindirilmiş olan yeniçeriler de hemen karaya çıkarak isyancılara katıldılar. Âsîler istediklerini padişaha arzolunmak üzere, sadrazama ve hocaya bildirmeğe karar verdiler. Fakat Hoca kıyafet değiştirerek kaçtı. Sadrazamın da sarayı önünde bir arbede oldu.
Âsîler, o gün silahlanmamış olduklarından çarşıdaki silahçı dükkanlarından silah almak istediler. Fakat mal sahipleri önlerine çıkarak dükkanlarına ilişilmemesini rica eylediler. Akşam yaklaştığı için niyetlerinden vazgeçtiler. Ertesi gün silahla toplanacaklarını birbirine söz vererek dağıldılar.
Padişah askerin ayaklanışını ve hocanın sarayının yağmalandığını haber alınca ulemâyı davet ederek karışıklığın sebeplerini ve buna karşı tedbir alınmak için ne yapılmak lazım geleceğini sordu. Ulemâ, yeniçeri ve sipahilerin bu seyahat kararından hoşlanmadıklarını ve hoca ile kızlarağasının uzaklaştırılmasını istediklerini söylediler.
Padişah şu yolda cevap verdi: “Gidiniz askere söyleyiniz. Hac niyetinden vazgeçiyorum; fakat hoca ile kızlarağasını azletmek istemem.” Ulemâ bu emrin yerine getirilmesini ertesi güne bıraktılar. Gece kışlalarda bir dedikodu yayıldı. Buna göre Sultan Osman, bostancıları saraya toplamış ve kendilerine silah dağıtmıştı.
Öte yandan bostancılar da aralarında yayılan asılsız bir habere dayanarak, yeniçerilerin donanmadan top çıkardığını ve bahçe tarafından hücum etmek üzere saraya doğru hareket etmiş bulunduklarını birbirlerine tekrar edip duruyorlardı. Ertesi gün (19 Mayıs 1622) yeniçeri ve sipahiler Fatih Camii avlusuna toplanarak kendileriyle görüşmelerde bulunmak üzere ulemâyı çağırdılar.
Bunlar da, At Meydanı’nda kendilerini bekliyebileceklerini haber verdiler. Âsîler sabah namazını kıldıktan sonra mülakat yerine gittiler. Başta Şeyhülislam Esad Efendi olmak üzere Nakibüleşraf Gubarî, Ayasofya vaizi Ömer Efendi, Sultan Ahmed vaizi Sivasî ve daha bir kaç tanınmış bilgin zatı orada buldular.
Buradaki büyük şeriat görevlilerine baş vurarak, Hoca Ömer Efendi’nin, Kızlarağası Süleyman ve Sekbanbaşı Nasuh ağaların, Kaymakam Ahmed, Defterdar Bakî, Sadrazam Dilâver paşaların katillerinin şeriate uygun olduğuna dair fetva talep edildi. Asker tarafından padişaha bir dilekçe yazılarak bu altı kişinin başları istendi.
Hoca ile Kızlarağası seyahat tasavvurunun bulucu ve destekleyicisi olarak nefret kazanmışlardı. Ancak ulemâ ötekilerinin suçlarını sordular. Sadrazamın, sarayından asker üzerine ok yağdırmış olduğu, defterdarın mevâcibi bozuk para ile ödettiği kaymakamın emekli askerlerin aylıklarını vermediği ve Nasuh Ağa’nın da kaymakam ile suç ortağı olduğu ileri sürüldü.
Ulemâ, dilekçeyi ve askerin arzularını bildirmek üzere saraya gittiler. Sultan Osman bunların kanlı projelerini kabul etmeyeceğini söyledi. Ulemâ iki kötülükten hafifini seçmek gerekeceğini padişaha hatırlatıp ricalarını tekrarladılar. Padişah:
“Siz uğraşmayın; onlar başsız bir güruhtur, yakında dağılırlar,” cevabını verdi. Ulemâ, asker toplandığı zaman istedikleri şeyi almak geleneğinde olduğunu, Padişahın atalarının bu türlü durumlarda onların arzusunu gözden uzak tutmadığını söyleyerek ısrar ettiler. Padişah bunun üzerine öfkelendi ve “İhtilâlin kışkırtıcısı siz imişsiniz gibi söylüyorsunuz. Âsîlerle beraber sizi de kırarım” dedi. Artık söyleyecek söz kalmamıştı. Israrın faydası yoktu. Huzurdan çıkıldı. Ancak sarayda kalmak üzere emir aldılar.
At Meydanı’nda toplanmış olan âsîler ulemânın dönmemesi üzerine isteklerinin reddolunduğuna hükmettiler. Bunun üzerine Bâb-ı Hümayun’a doğru hücum edildi. Sarayın birinci avlusuna kolaylıkla girildi. Bir kaç saat avluda kalınarak yüksek sesle isteklerini tekrarladılar. Hiç bir cevap alamayınca, ikinci kapıdan ikinci avluya girildi. Burada da söylediklerini tekrar ettiler.
Ulemâ, Darü’s-saade denilen üçüncü kapının taş basamakları üstünde idiler. Bazı tanıklara göre Gubarî Efendi askere :
“Bizim sözümüz dinlenmedi; siz gidiniz kendiniz söyleyiniz.” demiştir. Darü’s-saade’yi korumakla görevli bir kaç akağa askerin istilâ dalgaları önünde içeriye kaçınca, asker de bunları izlemekte acele davranmıştır.
Bir anda önemsiz gibi görünen, fakat çoğu zaman ihtilâllerde bir hükümetin kaderine hâkim olan bir provakasyon, kalabalığın fikrini başka bir amaca yöneltti. İç avludan; “Biz Sultan Mustafa’yı isteriz” diye yüksek bir ses işitildi. Bu ses derhal binlerce defa tekrar edildi. Âsîler, içlerinden kimsenin hiç bir zaman ayak basmadığı dairelere girerek, büyük odayı, küçük odayı, iç odayı dolaştılar. (Mustafa'nın tahta geçirilmesi ve Genç Osman'ın boğdurulması)
*ŞAH İSMAİL HANEDANI’NIN ORTAYA ÇIKIŞI
İsmail, Şirvan hâkimine üstün gelerek onu öldürmüş ve böylece önce babasının öcünü almıştır (1499). İki yıl sonra Tebriz hükümdarı Elvend Mirza ile Nahçıvan dolaylarında kanlı bir savaş yaptı. Bu savaşta, Akkoyunlu Türkmenlerinden yedi bin kişi yok olmuştur. Nahçıvan savaşını izleyen yıl sonlarında İsmail, Hemedan yakınında Sultan Murad’ı da büsbütün yendi.
Murad, Bağdat’a sığındı. Ancak burada da tutunamayarak Dulkadir beyi Alâüddevle’nin yanına çekilmek zorunda kaldı. Alâüddevle’nin yardımı üzerine, Murad Bağdat’a dönmüş ve orada beş yıl kadar hüküm sürmüşse de İsmail onu yeniden Bağdat’tan çıkarmıştır. Bağdat’tan kovulan Murad Diyarbakır’da bir süre kalmış, ancak burada İsmail’in vuruşlarıyla yok olmuştur (1514). Murad’ın ölümü üzerine Uzun Hasan hanedanı söndü.
Akkoyunlu hanedanının yıkıntıları üzerine on altıncı yüzyılın başlarında; Avrupalılarca “Sofi” adı ile tanınan, Erdebilli Şah İsmail hanedanı kuruldu. Erdebil şeyhleri ailesinden, Cengiz Han’ın halefleri zamanında yaşamış olan mistik şeyhlerden Safiyeddin Ebû İshak Erdebîli, XIV. yüzyıl başlarında vefat etmiş olup Erdebil’e gömülmüştü (1334). Sofî hanedanı onun adına nisbet edilmiştir. Bu aile “Sofi” adını kabulden çekinirdi. Safiyeddin’in oğlu Sadreddin Musa, torunu Hoca Ali, torunzâdesi İbrahim, onun tasavvuf mesleğini izlediler. İbrahim’in oğlu ve onun gibi şeyhlikte şöhret kazanan Cüneyd, bu aileden politik bir tesire sahip olan ilk şahsiyet sayılır. Onun ikbal hırsı, Karakoyunlu hanedanından Erdebil topraklarına hükmeden Cihanşah’ın öfkesini üzerine çekti.
Cüneyd, bu sırada Cihanşah ile savaş durumunda bulunan Akkoyunlu hükümdarının sarayına sığındı. Uzun Hasan, Cüneyd’e sadece yardım ve himaye göstermekle kalmadı, hemşiresi Hadice Begüm’ü de onunla evlendirdi. Cihanşah, Uzun Hasan’a yenilince Cüneyd yeniden Erdebil’e döndü. Akkoyunlu hükümdarı ile akrabalık bağları kurmuş olmaktan kendisine güveni artmış olarak politik entrikalarına yeniden başladı. Projelerini maskelemek için iç hırslarını açığa vurmamaya çalışarak, Müslüman olmayan Gürcülerle bir kutsal savaş bahanesi buldu. Ancak Hıristiyanlar üzerine yürüyeceği yerde, taraftarları ile kuzeye yönelerek Şirvan hâkiminin topraklarını istilaya başladı. Fakat bu ülkenin yerli askerleri ile giriştiği bir cenkte öldürüldü.
Uzun Hasan, Cüneyd’e gösterdiği sevgiyi oğlu Haydar’dan da esirgemedi. Kızı Âlimşah-Banu’yu onunla evlendirdi. Haydar, Uzun Hasan yaşadığı sürece rahat durdu. Fakat onun ölümü üzerine ülkesinin hemen her tarafında karışıklıklar çıkınca, Haydar da babasının cenkçi örneğine uymakta gecikmedi. Taraftarlarına kızıl külah giydirdiğinden, sonraları, partizanlara ve hatta İranlılara “Kızılbaş” adı verilmiştir. İranlılar ise bu “Kızılbaş-sürhser” deyiminin, vaktiyle giymiş oldukları altın serpuşlar dolayısıyla doğduğunu ve “kızıl” sözünün “kızıl altın” anlamını kastettiğini söylemişlerdir.
Haydar da babasının kullandığı bahaneye uygun hareket etti. Şirvan’ı ele geçirdi. Uzun Hasan’ın oğlu ve halefi Yakup, Şirvan Prensi’ne yardım için saray emini Süleyman Bey’i yolladı. Haydar da Süleyman Bey ile yapılan bir çarpışmada öldürüldü (1488). Haydar’ın iki oğlu Yar Ali ve İsmail, Yakup tarafından İsfahan kalesi zindanlarına atıldılar. Yakup’un yerine geçen Rüstem Mirza bunların hürriyetlerini iade etti. Eskiden olduğu gibi yine şeyhlikle vakit geçirmeleri için de onları Erdebil’e yolladı. Yar Ali, bir süre Rüstem’e sadık kaldı ise de sonradan isyan etti. Ancak kanlı bir savaşta yenildi ve hayatından da oldu.
Henüz küçük yaşta bulunan İsmail, Geylân hâkimi Şerif Hasan Han’ın himayesine verildi. O zamanlarda Uğurlu’nun oğlu Ahmed Mirza, Akkoyunlu hanedanının hükümran prensi olarak İsmail’in memleketten çıkarılmasını istedi. Fakat Şerif Hasan kaçak çocuğu gizledi. Onu, yüksek ağaçların zirvelerine asılmış bir çadır içinde korudu. Ağaçların sık yapraklı dalları İsmail’i gözden saklı tutuyordu.
Akkoyunlu hükümdarının ikinci bir elçisi, İsmail’in kendi toprağında yaşamadığına Şerif Hasan’ın and içmesini istedi. İsmail, toprak üzerinde değil de hava içinde bulunduğu için Hasan, yalana düşmeksizin yemin edebildi. İsmail, altı yıl Geylân prensinin yanında vakit geçirdikten sonra Lahican’da taraftarlarını topladı. Osmanlı ülkesinde yaşıyan bazı İran şeyhleri hayranları da ona katıldılar.
On dört yaşında bulunan İsmail, yaklaşık olarak yedi bin kadar Türk ve İranlı’dan kurulu bir ordu ile babasının ve dedesinin öcünü almak için Şirvan’ı istila etti (1500). Şirvan Şahı’nı öldürdü. Bu zaferinin sonucu olarak Şemahî teslim oldu. Azerbeycan boğazlarına hâkim olan Vezir-i Âzam Şemseddin Geylânî, İsmail tarafına geçti ve onun veziri oldu. Bu olay da İsmail’in gücünü artırdı. Ertesi yıl da Akkoyunlu hanedanının son dayanağı ve İran hükümdarı Elvend Mirza’ya saldırdı ve ona da üstün geldi. Böylece on altıncı yüzyılın ilk yılında Tebriz’de devletini kurdu.