Mutluluk, Diogenes, Zenon, Schopenhauer – 2 - Freud

   Benzer şekilde arzulara ket vurmak ve Nirvana kavramlarını budismde gördüğümüz gibi Freud’da da rastlarız.


    Freud’da göre psikolojik metaanaliz üç kavram üzerinden ilerlemeliydi: dinamik, topografik ve ekonomik. Bu yorumların ana çekirdeğini ise dualiteler oluşturuyordu: haz ve hazsızlık, ben ve realite, etken ve edilgen. Bu kavramlardan olan haz ise organizmanın son tahlilde ulaşmayı ereklediği ve hazsızlıktan kaçınmaya çalıştığı şeklindeki görece bariz bir gözleme dayanıyordu. Böylece ekonomik yorumlamanın birimini haz oluşturuyordu.


   İnsanoğlunun bireysel gelişimindeki önemli adımlardan biri de içsel ve dışsalı ayırt edebilmesiydi. Bilinçaltımızdan gelen içgüdüler ile dış dünyadan edindiğimiz algıların kesişmezliği bir gerçeklik sorgulamasını ve baskılamayı gerektirirdi.   Böylece içgülerimiz bilinçaltından bilince aktarılmadan önbilinçte reddedilip baskılanırlardı.


   Tüm bunların yanında ben-ilgisinin nesne-ilgisine ilerlediği, arada oral ve anal evrelerin de bulunduğu bir gelişme yaşanıyordu. Sonraki yıllarında Freud; özsevgi içgüdüsünü ölümle ve cinsel içgüdüyü yaşamla bağdaştıracaktır. Çünkü içgüdülerimiz ona göre tutucu bir yapı sergiler ve ilk halleri olan devinimsiz cansız haline dönmeye çalışırlar lakin daha kısa süreyi kapsayan tutuculuk istekleri ‘hayatta kalma’ içgüdüsünü oluşturur.  Cinsel içgüdüler ise bu devinimi devam ettirmeyi amaçlarlar.


   Bu ön bilgilerin ışığında mutluluğun doğasının haz odaklı içgüdüsel baskılara kendimizi bırakmak yerine hazsızlıktan kaçınma yoluyla işlediği fikrine Freud’un da çok uzak olmadığını çıkarabiliyoruz. Ancak Freud’un buna getirdiği bakış açısı da şudur: Haz yenilikten gelir. İnsan doğası sürekli aynı şeyi tekrarlayarak mutluluğa ulaşamaz, doğası gereği yeninin peşinde olmak zorundadır. Ayrıca baskılama içgüdüyü yok etmez, aksine yansıtır, kendisini farklı şekillerde manifesto etmesine neden olur. O halde arzularımızı tamamen görmezden gelmek çözümümüz olamaz.


   Bir de süperego kavramı vardır. İster nesne-ilgimizin çocukluğumuzu yüceltmesinden ister Ödipus sürecinde ebeveynlerden birini özümsememiz sonucu olsun; süperego, oluşturduğu benlik ideali doğrultusunda egoyu yargılamaktadır. Histerik hastalarda olduğu kadar normal insanlarda da  standartı karşılayamama ya da beklenen ilgiyi görememe değersizlik hissi doğuracaktır. Süperegonun gerçekçilikten uzak acımasız değerlendirmeleri ve içgüdülerin sürekli direnci ile ego sıkıştırılacaktır. 

Gülün Adı Kitabından Aldığım Alıntının Yorumu

- "Ama gerekli olan bir varlık, tümüyle olası olana karışmış olarak nasıl var olabilir? Öyleyse, Tanrı’yla evrendeki ilk kargaşa arasında ne fark var? Tanrı’nın kendi seçimlerinde mutlak bir her şeye-gücü-yeterliği ve mutlak bir özgürlüğü olduğunu doğrulamak, Tanrı’nın var olmadığını kanıtlamak anlamına gelmez mi?"

    Burada alıntıyı olay akışı içinde anlamlandırmak zor ancak kitabı okumamın üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra alıntının öyküdeki yerinden bağımsız bir yorumum olduğunu düşünüyorum.

    Leibniz'in monadlar teorisine bağlanan bir yorum. Bu teori Sokrates'ten beri gelen tümeller problemine çözüm çabası olarak değerlendirilebilir. Tümeller sorunu şöyle açıklanabilir: 
    -Ağaç dediğimiz kavramın özü bulunmakta ise ormanın özü nedir?
    -İyi, güzel gibi soyut kavramların ideası var mıdır? Var ise diğer idealar ile bağlantılı olarak mı çalışır ya da sadece görünüme mi etki eder? 
    Sokrates'in havada bıraktığı bu problem daha sonraki Rasyonalist filozoflar önünde en büyük problemi oluşturmuştur. Leibniz ise evrendeki maddelerin hepsinin ayrı ama aynı zamanda bağlantılı bulunacağı özler ile kendince bunun üstesinden geldi. Evrende varolan bütün olgular ise bir nevi olasılık havuzundan ortaya çıkıyordu. Hegel ile son noktasına ulaşan bu metafiziksel yoruma göre evrende bir yasanın veya maddenin oluşabilmesi için bu oluşumun çatışacağı diğer olasılıklı oluşumlardan en mümkünü konumunda olmalı ve karşıt olasılıktan daha olası durumda bulunması gerekmekteydi. Dahası kendinden önce varolmuş oluşumlarla çelişmemeliydi. Teorinin içindeki yaratım çarkının başında ise Tanrı bulunuyordu. 
    
    Bu kısa özetten de çıkarılacağı gibi bu yaklaşımın en büyük sorunu alıntıdaki konu olmaktadır. Hristiyanlıktaki mutlak güçlü Tanrı ile Leibniz'in Tanrı'sı birbiri ile uyuşmamakta ve Leibniz'in Tanrı'sının bu olasılık çarkında kudreti sorgulanmaktadır. Bu Tanrı evreni bu şekilde yaratmıştır çünkü olasılıklar havuzundan birbiri ile çelişmeyen olasılıklardan oluşabilecek en iyi evren yaşadığımız bu evren olmaktadır. Evrenin neden bu şekilde olduğunu açıklama çabası Hristiyanlıktaki sonsuz kudretli tanrıyı yok etmiştir. 
    Romanda ise Tanrının kudretiyle yönettiği kadercilik yerine mantığın olasılıklardan gerçeği bulmaya çalıştığı Ortaçağ dedektiflik hikayesindeki "Watson"'nın bu çıkarımı yapması; sivri zekası ve mantığı ile yaşayan "Holmes"' ile kudretli Tanrı arasındaki diyalektik çatışmanın gayet farkında olduğunu göstermektedir.

Mutluluk, Diogenes, Zenon, Schopenhauer

    Diogenes mutluluğu basitlikte arayan bir filozoftu. Mutluluğun yapısı iki şekilde düşünülebilir. Anlık hazlar ve sürekli içhuzur. Basit yaşamın bunları sağlayabileceğini düşünüyordu ve kabaca iki kabulü vardı diyelim:

    1 Paranın mutluluk getirmeyeceği gerçeği
    2 İnsanın belirlediği bütün amaçların anlamsızlığı

    Bu kadar kolaydı Diogenes için insanın hayatını en iyi yaşayabilmesi. Belli bir iz üstündeydi ancak sonunun çözümü için insanlığın daha çok uzun ve yorucu bir yolu vardı.

    Schopenhauer, insanın istencinin kendisine belirlediği amaçlara ulaşamadığında üzüntü ve hayal kırıklığı yaşayacağını düşünür. Eğer aynı insan amacına ulaşabilir ise tek hissedeceği sıkıntı olacaktır. Sonra yeni amaçlar, ta ki ölene kadar. Kendisi ise "çözüm" olarak ancak hırslardan arınmayı (escitism) önerir. Schopenhauer'un Budizm ve doğu felsefelerinden etkilenmesini burada görebiliriz. Sufilerde, tasavvufta, Hristiyanlıkta da gördüğümüz benzer motiflerdir. Öyle ki Schpenhauer'dan etkilenmiş filozoflardan ünlü pesimist Philipp Mainlander Hristiyanlık öğretisini yok oluş kültü olarak yeniden yorumlamış ve nihai amaç, mutluluk ve cennet olarak hiçliği göstermiştir.

    Hiyerarşi sistemi insanların ekonomik sınıflarını oluşturmuş, bu sınıflar kibri doğurmuştur. Özsaygı ile kibir arasındaki çizgiyi belirlemeye nereden başlayabiliriz? İnsanın mutluluğunun, hayatının devamı için minimumu karşılandığında bile var olacağı kabul ediliyor ise kendimizi bu minimum için gerekli sınıfın üzerinde ve dolayısıyla alt sınıftaki insanlardan üstün görmekle kibre düşmüş oluruz. Çünkü özsaygı bireyin kendi yeteneklerinin farkında olması ve hareketlerini buna göre düzenlemesi ise kendini söz konusu herhangi bir yetenekten (asli ya da hayali yapıda) başka insanlardan veya sınıftan üstün görmesi açık bir şekilde kibrin tanımına girecektir. Diogenes mutluluğu sadelikte arayarak, İsa mütevazı yaşamıyla, sofiler ve azizler yaşamlarıyla insanlığın bu en büyük ama en sinsi günahından kaçmaktaydılar.

    Batini anlamda şeytan insanın tutkuları olarak da yorumlanabilir, metafizik bir varlığa karşıt olarak. Varlığın bizzat kendisi bizi mutluluktan uzaklaştıran bir yapıya sahip olur böylece.

    Bütün bunlara rağmen her şeyden arınmış bir yaşam mümkün mü? Başarmanın verdiği haz da bize anlık mutluluk sağlayabilir. Başkalarının takdiri, kıskanılmak da amaç belirlemeye devam etmemize neden olabilir. Zaten günlük ihtiyaçlarımızı karşılamak da bir amaç/istençtir ki bu da Diogenes gibi davranarak bütün bu acılardan ve kötülükten kurtulamayacağımız anlamına gelir. Yani bu doktrinin çıktığı sonuç intihardır veya Camus'nun dediği gibi saçmanın içinde yaşamaktır. Sonuçta hepimiz yaşamaya devam ederek kötülük yaparız ve insanın da ilk ve son günahı budur. Özünde kötü olan insan da böylece ortaya çıkmış olur. Şeytanın yani egonun kandırdığı insan günahı işler ve varolur. Kandırılan insan her gün kandırılmakta, her gün elmayı yemekte ve varolmaya devam etmektedir.

    Zenon ve atomcuların hedonizmden kaçışının nedeni de buna bağlanabilir. Duyusal haz veren şeyler yalnız kötülükten doğar. Başkasına yardım etmek bile kendi egomuzu okşamak ve başkasına yardımın bize de yararı olabileceğini düşünmemiz için olur. Atomcular bu yüzden kendi determinist evrenlerine soğuk ve kaderci baktılar. Bu arayıştaki temele bir tuğla daha eklemiş oldular.

    Bütün bu analizden çıkarılacak sonuç; eğer insan yaşayacak ise, mümkün olan en fazla mutluluk ve iç huzur istiyorsa, insanlar arasındaki sınıf ayrımlarını yok etmelidir. Kişisel hayatında ise alçakgönüllü ve eli açık olmalı ve hiçliğe en yakın pozisyonda kendini konumlandırmalıdır. En mütevazının en değerli olduğu, hizmetçinin kral olduğu krallık budur.

Joseph von Hammer'ın Osmanlı İmparatorluğu Kitabından İlginç Notlar

    *Hazret-i Peygamber; alem (sancak) için güneş rengini (sarıyı) beğenmişti. Fâtımîler; tabiat rengini (yeşil), Emevîler; gündüz rengini (beyaz), Abbasîler; Emevîlere karşıt olmak üzere gece rengini (siyah) seçmişlerdi. Osmanlılar da diğer İslâm ülkelerinden ayırt edilmek için sancak rengi olarak, kan rengini (kırmızı) kabul etmişti.

    *Yeniçerilerin, Osmanlı ülkesinde pek gelişmiş, genişlemiş bir tarikatın kurucusu bulunan Hacı Bektaş’ın beyaz keçe külahını kabul etmesi de şöyle olmuştur:

    Bir gün Orhan Bey, beraberinde yeni İslâm’ı kabul etmiş olanlardan birkaç kişi bulunduğu halde Amasya dolaylarında Suluca köyünde oturmakta olan Hacı Bektaş’ın yanına giderek yeni asker için dua etmesini ve bir sancak ile bir de ad vermesini ister. Şeyh, abasının kolunu askerlerden birinin başına koydu, kolun ucu askerin sırtına kadar sarktı. Sonra duygulu bir sesle şu kerametli sözleri söyledi: “Bu kurduğunuz askere Yeniçeri denilecektir. Yüzü ak ve parlak, bazusu zorlu, kılıcı keskin, oku tiz ve dokunaklı olacaktır. Bütün savaşlarda üstün gelecek ve her zaman zaferle dönecektir”. Bu duayı hatırlatmak üzere de Yeniçerilerin beyaz keçe külahının arkasına, şeyhin abasındaki kolun bir hatırası olarak bir kumaş parçası eklendi ve Yeniçeri külahı, ağaç kaşık ile süslendi.(tartışmalı)

    *Birinci Mehmed sultanlığının en sivrilmiş şairleri arasında hekim ve göz doktoru Şeyhî’yi en başta anmak gerekir. Şeyhî’nin kudreti ve Padişah’tan gördüğü ihsanlar kendisine büyük düşman kazandırmıştır. Şeyhî’ye “Harnâme” eserini yazdıran bu ahmakça sataşmalardır. Şeyhî, bu kitapta başına gelenleri anlatarak düşmanlarını yerer. Padişah, eseri okuduktan sonra şairinin elinden çıkan şeyleri cömertçe tazmin etmiştir. Ayrıca Şeyhî’ye ve adamlarına saldıranları sertçe cezalandırmıştır. Şeyhî, İran’ın en şöhretli şairi Nizamî’nin yazdığı “Hüsrev ve Şirin” manzumesinin çevirisine Sultan Mehmed’in ölümünden sonra başlamıştır. Bu eserin bir kısmını çevirip de ikinci Murad’a sunan şaire, Padişah, lütuf ve ihsanda bulunmuş ve böylece babasının örneğine uygun hareket etmek ve güzel sanatlara aydın fikirli bir koruyucu olduğunu göstermiştir. Ne yazık ki, Şeyhî, eserini tamamlayamadan vefat etmiştir. Bunu, Şeyhî’nin dostu ve güvendiği bir şair olan ve Germiyan Beyi’nin yanında vezirlik görevinde bulunan yeğeni Cemâlî tamamlamıştır.

    *Sultan 2.Murad, Mustafa’nın dönüşünü öğrenince Mihaloğlu’yu akıncılarla beraber İznik’e yolladı. Mustafa, hamamda iken ele geçirileceği sırada sadakatli veziri Taceddin koşarak bir at getirdi. Kendisi ile birlikte kaçtılar. Ancak Mihaloğlu da arkalarından uçtu. Yetiştiğinde Taceddin ile aralarında çıkan vuruşmada Taceddin, Mihaloğlu’yu attan düşürerek ölüm derecesinde yaraladı. Hâin İlyas onları yakından izlemişti. Vuruşma yerine geldiği zaman iki taraf henüz dövüşmekte idiler. İlyas, Mustafa’yı yakalayarak Padişah’ın ordusuna eriştirdi ve Murad’ın Mirahuru Mezid Beye teslim eyledi. Mustafa, İznik kapısı önünde, bir incir ağacına asıldı. Cenazesi, babası Birinci Mehmed’in türbesine gömüldü. Mihaloğlu da birkaç gün sonra, yarasının ağırlığından öldü. Mihaloğlu’yu yere serdikten sonra yoluna devam eden Taceddin de kendisini beklemekte olan kaderin hükmünden kurtulamadı. Mihaloğlu’nun akrabaları onun gizlendiği yeri haber alarak bastılar, adamı öldürdüler. Mustafa adı ile padişahların tahtına göz diken bu üçüncü şahıs da diktiği isyan fidanından bir şey elde edemedi. Börklüce Mustafa, Düzmece Mustafa gibi Padişah’ın bu genç kardeşi de küstahça girişkenliğinin karşılığını hayatı ile ödedi.

    *İstanbul’da, büyük Kostantin tarafından anasının hatırasına tahsis edilmiş ve “Augusteon” adı ile adlandırılan bir meydan var idi ki İmparator Teodos bu alana kurşundan bir sütun diktirmiş ve sütunun üstüne kendisinin yedi yüz libre ağırlığında gümüşten bir heykelini koydurtmuştu. Justinyen kurşundan sütunu porfirden1 bir sütuna çevirdi. Teodos’un heykeli de eritilerek onun yerine tunçtan bir heykel konuldu ki sol elinde üzerine haç konulmuş bir küre tutmakta ve öteki eli ile hükümetine boyun eğmiş olan doğuyu göstermekte olduğu halde at üstünde Justinyen’i tasvir ediyordu. Bizans’ın son imparatoru Kostantin’in başı işte buradaki sütunun zirvesinde bulunan atın ayakları altına konuldu. Şarkılarında (Mehter marşında) zaferlerinin: “Düşmanlarının başları atının ayakları altında ezilsin” tarzında anlatıldığı hatırlanırsa, bunun ne acı bir alay olduğu anlaşılmış olur. Sonunda, İmparatorun cesedine son görevlerin yerine getirilmesi için Rumlara izin verildi.

    *Fatih’in son zamanları Avrupa’da yeni teşebbüsler ve İtalya olayları ile geçti. Padişah’ın dikkati sadece müttefikleri olan Venedik ve Napoli tarafına değil, Floransa Dükü Lorenço dö Mediçi ile Santa-Mora, Zanta ve Kefelonya hâkimi Leonardo tarafına da yönelmişti. Mediçi’ler aleyhindeki meşhur fesattan sonra bu işe karışmış olanlardan Pandino, İstanbul’a sığınmıştı. Fakat Fatih Sultan Mehmed’in, Lorenço’ya takdirleri olduğundan, bu şahıs Floransa Dukasına teslim edildi. Lorenço, Padişah’a bir elçilik heyeti göndererek teşekkürlerini sundu. Lorenço tarafından görevlendirilmiş olan Floransalı ressam Bellino’nun, Padişah’ın Lorenço hakkındaki iyilik duygularının gelişmesine gayret harcamış olduğu tahmin olunabilir.

    *Uzun Hasan ölünce oğlu Halil yerine tahta çıktı. Kardeşi Maksud’u öldürttü. Ana tarafından kardeşi olan Yakup ve Yusuf’u da Diyarbakır’a yolladı. Az zaman sonra, henüz pek genç yaşta bulunan Yakup ağabeyine isyan etti; Azerbeycan’a gidip onun sultanlığını almaya çalıştı. Yapılan savaş, ilkin Yakup için uğursuz göründü ise de sonunda Halil öldü ve Yakup, Akkoyunlu tahtına oturdu (1479). İkinci Bayezid ile dostluk ilişkileri kurmuş; on iki yıllık sultanlığı sırasında, defalarca İstanbul’a elçiler ve hediyeler göndermiştir.

    Yakup bazı isyanları bastırdıktan ve bazı başarılardan sonra anası tarafından zehirlenmiştir. Anası sultanlığa diğer oğlu Yusuf’u geçirmek için Yakub’u zehirlemiştir. Fakat Yusuf da aynı zehri içtiğinden o da ölmüştür. Valide sultanın beklediği olmamış, o da üzüntüsünden zehirden arta kalanı içip oğullarını izlemiş

    *1518 ve 1519 yıllarında ise Anadolu’da Celâl adında bir şahsın çıkardığı isyan bastırılmakla uğraşıldı. Celâl adındaki bu adam, taraftarlan ile beraber Tokat yakınlarında Turhal’da bir mağra içinde bulunur ve Hz. İsa’nın geleceğini orada beklediğini söylerdi. Vezir-i Âzam o sıralarda Fırat kıyılarında, doğu illerini İranlılara karşı korumakla meşgul bulunduğundan Yavuz Selim, Rumeli Beylerbeyi Ferhat Paşa’yı, bu bidatçıların tenkiline memur eyledi. Dulkadir Bey’i Şehsuvar-oğlu da bunların üzerine yürüyerek, onları Elbistan’dan Sivas sınırına kadar takip etti. Celâlîlerin, Karahisar üzerine çekilmeleri ve Ferhat Paşa’nın Ankara üzerine yürüyüşü sırasında Şehsüvaroğlu, ayaklananları yakalayarak kesin bir yenilgiye uğrattı.

    *Tanınmış bir çok Hıristiyan denizciler bu arada Barbarigo, Veniyero, Loredano, Pontarini gibi şöhretli denizcilerle Venediğin asîl ailelerinden yirmi dokuz asilzade de ölümü tatmışlardır. Yaralılar da pek çok olmuştur. Meşhur Don Kişot yazarı Servantes bunlardandır ki, sol kolunu kaybetmiştir. (İnebahtı Savaşı)

    *Sokullu’nun yıllık geliri bir milyon altına ulaşırdı. Fakat onun ölümünden sonra sadrazam tahsisatında bir kaç yüz bin duka indirim yapılmıştır. Bu para yeniçerilerin aldıklarına, yahut timarlar ihdasına tahsis olunmuştur.

    Zamanında Ebussuûd efendi otuz yıl şeyhülislamlık ve Sokullu on beş yıl sadrazamlık yapmışlardı. Oysa ki, son on yılda (1590) dört defa şeyhülislam, yedi defa da sadrazam değiştirilmişti. Kazaskerlerin görevlerinde de güven kalmamıştı. Bunlar eskiden on, on beş yıl makamlarında kalır, ondan sonra da günde yüz elli akçe ile emekliye ayrılırlardı.

    Sadrazamın nüfuzu düştükçe, nedimlerin, mahremlerin, mabeyncilerin ve sarayda görevli ulemânın etkileri arttı. Timar ve zeametler çingenelere kadar verildi. Saraya Yahudiler girip çıkmağa başladı. Rüşvet ve zulüm arttı. Adetâ bir baskı rejimi teşekkül eyledi. Defterdarlar, valiler, devlet malını yağma eder oldular. Maliye idaresi, baskı vasıtası olmak üzere “teftiş” adı altında sanki bir çeşit engizisyon icat etmişti.

    Her gün her türlü haksızlık, zulüm görülüyordu. Yeniçerilerde, bölüklerde, timar ve zeametler idaresinde düzensizlik eserleri ortaya çıkıyordu. Timar sahiplerinin terakkisi, savaş alanında gösterecekleri yararlığa göre belirtilmişti. Oysa ki, olaylarıyla meşgul olduğumuz bu zamanlarda sipahi timarları, harem dilsizlerine, çingenelere, her sınıfın entrikacılarına kadar bir çok kimseye bırakılmıştı.

    *Ferhad Paşa bir gün, Saray-ı Hümayun’dan atlı olarak kendi sarayına giderken sipahilerle martolozlar yolun üzerinde gürültü çıkardılar. Cülus bahşişinden paylarını istediler. Sadrazamın: “Sınıra gidiniz; paranız orada verilecektir.” şeklindeki cevabı gürültüyü çoğaltmaktan başka bir şeye yaramadı. Ferhad Paşa öfkelenerek: “Ulü’1-emre itaat etmeyenlerin kâfir, karılarının da boş olacağını bilmez misiniz?”, diye bağırdı.

    *(Estergon'un Zaptı) 4 Ağustos 1595 tarihinde iki ordu savaşa tutuştular. Şiddetli çarpışmalar oldu. özellikle kaleyi içerden savunan Kara Ali Bey yararlıklar göstermiş ve şehit oluncaya kadar savaşmıştır. Fakat kale içinde su kalmayınca ve güçlükler birbirini arkalayınca nihayet teslim müzakerelerine girişilmiştir. Estergon böylece düşmüştür. Ondan sonra Vişegrad da düşman eline geçmiştir. Bu sıralarda bazı kaleler el değiştirmiştir.

    Görülen bozgunluklardan dolayı İstanbul’a her gün yeni şikâyetler gelmekte idi. Macaristan ve Eflâk sınırındaki Osmanlı komutanları yardım istiyorlardı. Bazı kalelerin düşüşü büyük üzüntüye sebep olmuştu.

    Bunun üzerine Padişah, Okmeydanı’nda musibetler zamanında okunan umumî duanın yapılmasını buyurmuştur. Duayı Ayasofya vaizi Şeyh Muhyiddin okumuş, vezirler, ulemâ, şeyhler, saray erkânı ve İstanbul halkı hazır bulunmuştur. Her taraftan bir çok köylerin yıkıldığı haberleri de başkente gelmeğe başladı.

    Bu sıralarda Parçinli’de yer yarılıp büyük bir yarık açılmış ve içinden bir su fışkırmıştır. Suyun içinde bilinmeyen cinsinden gözsüz balıklar vardı. Manisa yolunda da Kodoş (Hermas) köprüsü yakınlarında bir kaynak belirmiştir ki, suyu simsiyah idi.

    *Sultan Murad’ın çağının olayları arasına iki tanesi daha çok hâtıralarda yer almıştır. Bunlar şair Nef’î ile Vezir Abaza’nın idamlarıdır. Osmanlı edebiyatının en büyük hiciv şairi olan Hasankaleli Nef’î, padişahın özel iltifatlarına da nail olmuştu.

    İstanbul’daki korkunç fırtına gününde padişah, şairin Siham-ı Kazâ’sını okurken ayakları ucuna yıldırım düşmesi; bir manevî işaret sayılmış, Nef’î hem uzaklaştırılmış, hem de hiciv yazmağa tövbe ettirilmişti. Bununla beraber Nef’î aradan çok geçmeden maliye bakanlığı durumunda olan Dîvân-ı Defteri’de iyi bir göreve geçmiş, yine padişahın meclislerine çağırılır olmuştu.

    Sultan Murad’ın Edirne’ye hareketinde sürgünde bulunan diğer üç vezirle beraber bu defa Rodos sürgününden dönmüş bulunan Bayram Paşa hakkında bir hicviye yazmış olması, zamanının en büyük Türk şairinin hayatına mal olmuştur. Şiddetle hicvedilen zat sızlanınca özür olarak, kendisine şairi yok etmek izni verilmiştir.

    Şairin hiciv oklarına çoğu zaman hedef olmuş bulunan ulemâ, Nef’î’nin katline fetva vermekten çekinmemişlerdir. Talihsiz şair saray odunluğunda hapis ve orada idam olunarak cesedi dalgalara bırakılmıştır.

    *Avusturya’nın iki temsilcisiyle Venedik, Polonya ve Rusya’nınkiler Eylül sonuna doğru Viyana’dan hareket ettiler (14 Ekim 1698). Türklerle Avusturya, Venedik, Polonya ve Rusya arasındaki Karlofça barışı, Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa karşısında yeni bir vaziyet içine sokmaktaydı.

    Karlofça muahedesi bütün bu değerler bakımından muahedelerin zafer dolu niteliğinde olanı değilse de Osmanlıların imzalamayı kabul ettikleri en alçaltıcı olanı da değildir. Zira, Pasarofça, Kaynarca ve Edirne antlaşmaları, Osmanlılar açısından daha çok felâket içerenidir.

    Karlofça barışı, Hıristiyanlık için saydığımız sonraki üç muahededen daha çok, daha faydalı ve çok daha zafer taşıyanı sayılmak gerekir. Çünkü on altı yıldır süren bir savaşa son verdiği gibi, bu savaşda kazanılmış olan Transilvanya ve Macaristan’ın mülkiyetini Avusturya’ya, Mora ve Dalmaçya’nın mülkiyetini Osmanlı hâkimiyetinden çekip alarak Venedik Cumhuriyeti’ne vermiştir.

    Bu barış, Türklerin iki Avrupalı devletin müdâhale ve aracılığını tanımaları ve ilk defa olarak altı devletin olağanüstü yetkili elçileriyle bir araya gelmiş olmaları bakımından da hatırlanmaya değer.

    *Aydos dağının doğu tarafında kurulmuş bulunan Aydos kalesi, Konuralp ile Gazi Abdurrahman tarafından kuşatıldı. Romantik bir olaydan dolayı kalenin kapıları açılmamış olsaydı; yüksek duvarları olan kalenin fethi belki de başarılamayacaktı. Komutanın kızı surların üzerinden Abdurrahman’ı görmüş, hemencecik âşık olmuştu. Bir gece düşünde onu gördü. Sonunda dayanılmaz bir duyguya yenilerek, ona mektup bağlı bir taş atmaktan kendini alamadı. Bu mektupta, geceleyin kaleden içeri girme yolunu tarif ediyor, ayrıca kalenin fethine yardım edeceğine söz veriyordu. Bunun üzerine Gazi Abdurrahman, seksen kişi ile kaleye girdi ve kaleyi aldı.

    *YENİÇERİLERİN VE SİPAHİLERİN AYAKLANMASI

    Yeniçeri ve sipahiler gizli tahriklerden dolayı bu seyahatin (padişahın hacca gitmek istemesi) kendi ocaklarının yok edilmesi amacını gütmüş olmasından korkmakta idiler. Padişahın otağının Üsküdar’a geçirileceği günden bir gün önce yeni kışlalarda toplandılar. Ondan sonra da Karaman mahallesinden Et Meydanı’na gittiler (18 Mayıs).

    Sadrazamın emriyle kendilerini itaata davet için gelmiş olan çavuşbaşı Halıcızâde’yi taşlarla kaçırdılar. Sonra durumlarını tehlikeli görerek ne yapacaklarını kararlaştırmak için içlerinden bir kaçını padişahın müşavirleri aleyhine fetva istemek üzere şeyhülislama yolladılar.

    Şeyhülislama sorulan soru şu anlamda idi: “Padişahı bir takım bid’atlere sevk ederek Müslümanların mallarını israf edenlerin katli şeriate uygun mudur?” Şeyhülislam buna “Evet” anlamında cevap verdi. Âsîleri görevlerine çağırmak niyeti ile meydana gitmiş olan yeniçeri ağası ve yeniçeri bölük ağaları da taşlarla karşılandılar.

    Bu karışıklık günü donanma Beşiktaş’tan çıkmış, Yedikule önünde demirlemişti. Askerin ayaklandığı haberi bu gemilere erişir erişmez bunlara bindirilmiş olan yeniçeriler de hemen karaya çıkarak isyancılara katıldılar. Âsîler istediklerini padişaha arzolunmak üzere, sadrazama ve hocaya bildirmeğe karar verdiler. Fakat Hoca kıyafet değiştirerek kaçtı. Sadrazamın da sarayı önünde bir arbede oldu.

    Âsîler, o gün silahlanmamış olduklarından çarşıdaki silahçı dükkanlarından silah almak istediler. Fakat mal sahipleri önlerine çıkarak dükkanlarına ilişilmemesini rica eylediler. Akşam yaklaştığı için niyetlerinden vazgeçtiler. Ertesi gün silahla toplanacaklarını birbirine söz vererek dağıldılar.

    Padişah askerin ayaklanışını ve hocanın sarayının yağmalandığını haber alınca ulemâyı davet ederek karışıklığın sebeplerini ve buna karşı tedbir alınmak için ne yapılmak lazım geleceğini sordu. Ulemâ, yeniçeri ve sipahilerin bu seyahat kararından hoşlanmadıklarını ve hoca ile kızlarağasının uzaklaştırılmasını istediklerini söylediler.

    Padişah şu yolda cevap verdi: “Gidiniz askere söyleyiniz. Hac niyetinden vazgeçiyorum; fakat hoca ile kızlarağasını azletmek istemem.” Ulemâ bu emrin yerine getirilmesini ertesi güne bıraktılar. Gece kışlalarda bir dedikodu yayıldı. Buna göre Sultan Osman, bostancıları saraya toplamış ve kendilerine silah dağıtmıştı.

    Öte yandan bostancılar da aralarında yayılan asılsız bir habere dayanarak, yeniçerilerin donanmadan top çıkardığını ve bahçe tarafından hücum etmek üzere saraya doğru hareket etmiş bulunduklarını birbirlerine tekrar edip duruyorlardı. Ertesi gün (19 Mayıs 1622) yeniçeri ve sipahiler Fatih Camii avlusuna toplanarak kendileriyle görüşmelerde bulunmak üzere ulemâyı çağırdılar.

    Bunlar da, At Meydanı’nda kendilerini bekliyebileceklerini haber verdiler. Âsîler sabah namazını kıldıktan sonra mülakat yerine gittiler. Başta Şeyhülislam Esad Efendi olmak üzere Nakibüleşraf Gubarî, Ayasofya vaizi Ömer Efendi, Sultan Ahmed vaizi Sivasî ve daha bir kaç tanınmış bilgin zatı orada buldular.

    Buradaki büyük şeriat görevlilerine baş vurarak, Hoca Ömer Efendi’nin, Kızlarağası Süleyman ve Sekbanbaşı Nasuh ağaların, Kaymakam Ahmed, Defterdar Bakî, Sadrazam Dilâver paşaların katillerinin şeriate uygun olduğuna dair fetva talep edildi. Asker tarafından padişaha bir dilekçe yazılarak bu altı kişinin başları istendi.

    Hoca ile Kızlarağası seyahat tasavvurunun bulucu ve destekleyicisi olarak nefret kazanmışlardı. Ancak ulemâ ötekilerinin suçlarını sordular. Sadrazamın, sarayından asker üzerine ok yağdırmış olduğu, defterdarın mevâcibi bozuk para ile ödettiği kaymakamın emekli askerlerin aylıklarını vermediği ve Nasuh Ağa’nın da kaymakam ile suç ortağı olduğu ileri sürüldü.

    Ulemâ, dilekçeyi ve askerin arzularını bildirmek üzere saraya gittiler. Sultan Osman bunların kanlı projelerini kabul etmeyeceğini söyledi. Ulemâ iki kötülükten hafifini seçmek gerekeceğini padişaha hatırlatıp ricalarını tekrarladılar. Padişah:

    “Siz uğraşmayın; onlar başsız bir güruhtur, yakında dağılırlar,” cevabını verdi. Ulemâ, asker toplandığı zaman istedikleri şeyi almak geleneğinde olduğunu, Padişahın atalarının bu türlü durumlarda onların arzusunu gözden uzak tutmadığını söyleyerek ısrar ettiler. Padişah bunun üzerine öfkelendi ve “İhtilâlin kışkırtıcısı siz imişsiniz gibi söylüyorsunuz. Âsîlerle beraber sizi de kırarım” dedi. Artık söyleyecek söz kalmamıştı. Israrın faydası yoktu. Huzurdan çıkıldı. Ancak sarayda kalmak üzere emir aldılar.

    At Meydanı’nda toplanmış olan âsîler ulemânın dönmemesi üzerine isteklerinin reddolunduğuna hükmettiler. Bunun üzerine Bâb-ı Hümayun’a doğru hücum edildi. Sarayın birinci avlusuna kolaylıkla girildi. Bir kaç saat avluda kalınarak yüksek sesle isteklerini tekrarladılar. Hiç bir cevap alamayınca, ikinci kapıdan ikinci avluya girildi. Burada da söylediklerini tekrar ettiler.

    Ulemâ, Darü’s-saade denilen üçüncü kapının taş basamakları üstünde idiler. Bazı tanıklara göre Gubarî Efendi askere :

    “Bizim sözümüz dinlenmedi; siz gidiniz kendiniz söyleyiniz.” demiştir. Darü’s-saade’yi korumakla görevli bir kaç akağa askerin istilâ dalgaları önünde içeriye kaçınca, asker de bunları izlemekte acele davranmıştır.

    Bir anda önemsiz gibi görünen, fakat çoğu zaman ihtilâllerde bir hükümetin kaderine hâkim olan bir provakasyon, kalabalığın fikrini başka bir amaca yöneltti. İç avludan; “Biz Sultan Mustafa’yı isteriz” diye yüksek bir ses işitildi. Bu ses derhal binlerce defa tekrar edildi. Âsîler, içlerinden kimsenin hiç bir zaman ayak basmadığı dairelere girerek, büyük odayı, küçük odayı, iç odayı dolaştılar. (Mustafa'nın tahta geçirilmesi ve Genç Osman'ın boğdurulması)

    *ŞAH İSMAİL HANEDANI’NIN ORTAYA ÇIKIŞI

    İsmail, Şirvan hâkimine üstün gelerek onu öldürmüş ve böylece önce babasının öcünü almıştır (1499). İki yıl sonra Tebriz hükümdarı Elvend Mirza ile Nahçıvan dolaylarında kanlı bir savaş yaptı. Bu savaşta, Akkoyunlu Türkmenlerinden yedi bin kişi yok olmuştur. Nahçıvan savaşını izleyen yıl sonlarında İsmail, Hemedan yakınında Sultan Murad’ı da büsbütün yendi.

    Murad, Bağdat’a sığındı. Ancak burada da tutunamayarak Dulkadir beyi Alâüddevle’nin yanına çekilmek zorunda kaldı. Alâüddevle’nin yardımı üzerine, Murad Bağdat’a dönmüş ve orada beş yıl kadar hüküm sürmüşse de İsmail onu yeniden Bağdat’tan çıkarmıştır. Bağdat’tan kovulan Murad Diyarbakır’da bir süre kalmış, ancak burada İsmail’in vuruşlarıyla yok olmuştur (1514). Murad’ın ölümü üzerine Uzun Hasan hanedanı söndü.

    Akkoyunlu hanedanının yıkıntıları üzerine on altıncı yüzyılın başlarında; Avrupalılarca “Sofi” adı ile tanınan, Erdebilli Şah İsmail hanedanı kuruldu. Erdebil şeyhleri ailesinden, Cengiz Han’ın halefleri zamanında yaşamış olan mistik şeyhlerden Safiyeddin Ebû İshak Erdebîli, XIV. yüzyıl başlarında vefat etmiş olup Erdebil’e gömülmüştü (1334). Sofî hanedanı onun adına nisbet edilmiştir. Bu aile “Sofi” adını kabulden çekinirdi. Safiyeddin’in oğlu Sadreddin Musa, torunu Hoca Ali, torunzâdesi İbrahim, onun tasavvuf mesleğini izlediler. İbrahim’in oğlu ve onun gibi şeyhlikte şöhret kazanan Cüneyd, bu aileden politik bir tesire sahip olan ilk şahsiyet sayılır. Onun ikbal hırsı, Karakoyunlu hanedanından Erdebil topraklarına hükmeden Cihanşah’ın öfkesini üzerine çekti.

    Cüneyd, bu sırada Cihanşah ile savaş durumunda bulunan Akkoyunlu hükümdarının sarayına sığındı. Uzun Hasan, Cüneyd’e sadece yardım ve himaye göstermekle kalmadı, hemşiresi Hadice Begüm’ü de onunla evlendirdi. Cihanşah, Uzun Hasan’a yenilince Cüneyd yeniden Erdebil’e döndü. Akkoyunlu hükümdarı ile akrabalık bağları kurmuş olmaktan kendisine güveni artmış olarak politik entrikalarına yeniden başladı. Projelerini maskelemek için iç hırslarını açığa vurmamaya çalışarak, Müslüman olmayan Gürcülerle bir kutsal savaş bahanesi buldu. Ancak Hıristiyanlar üzerine yürüyeceği yerde, taraftarları ile kuzeye yönelerek Şirvan hâkiminin topraklarını istilaya başladı. Fakat bu ülkenin yerli askerleri ile giriştiği bir cenkte öldürüldü.

    Uzun Hasan, Cüneyd’e gösterdiği sevgiyi oğlu Haydar’dan da esirgemedi. Kızı Âlimşah-Banu’yu onunla evlendirdi. Haydar, Uzun Hasan yaşadığı sürece rahat durdu. Fakat onun ölümü üzerine ülkesinin hemen her tarafında karışıklıklar çıkınca, Haydar da babasının cenkçi örneğine uymakta gecikmedi. Taraftarlarına kızıl külah giydirdiğinden, sonraları, partizanlara ve hatta İranlılara “Kızılbaş” adı verilmiştir. İranlılar ise bu “Kızılbaş-sürhser” deyiminin, vaktiyle giymiş oldukları altın serpuşlar dolayısıyla doğduğunu ve “kızıl” sözünün “kızıl altın” anlamını kastettiğini söylemişlerdir.

    Haydar da babasının kullandığı bahaneye uygun hareket etti. Şirvan’ı ele geçirdi. Uzun Hasan’ın oğlu ve halefi Yakup, Şirvan Prensi’ne yardım için saray emini Süleyman Bey’i yolladı. Haydar da Süleyman Bey ile yapılan bir çarpışmada öldürüldü (1488). Haydar’ın iki oğlu Yar Ali ve İsmail, Yakup tarafından İsfahan kalesi zindanlarına atıldılar. Yakup’un yerine geçen Rüstem Mirza bunların hürriyetlerini iade etti. Eskiden olduğu gibi yine şeyhlikle vakit geçirmeleri için de onları Erdebil’e yolladı. Yar Ali, bir süre Rüstem’e sadık kaldı ise de sonradan isyan etti. Ancak kanlı bir savaşta yenildi ve hayatından da oldu.

    Henüz küçük yaşta bulunan İsmail, Geylân hâkimi Şerif Hasan Han’ın himayesine verildi. O zamanlarda Uğurlu’nun oğlu Ahmed Mirza, Akkoyunlu hanedanının hükümran prensi olarak İsmail’in memleketten çıkarılmasını istedi. Fakat Şerif Hasan kaçak çocuğu gizledi. Onu, yüksek ağaçların zirvelerine asılmış bir çadır içinde korudu. Ağaçların sık yapraklı dalları İsmail’i gözden saklı tutuyordu.

    Akkoyunlu hükümdarının ikinci bir elçisi, İsmail’in kendi toprağında yaşamadığına Şerif Hasan’ın and içmesini istedi. İsmail, toprak üzerinde değil de hava içinde bulunduğu için Hasan, yalana düşmeksizin yemin edebildi. İsmail, altı yıl Geylân prensinin yanında vakit geçirdikten sonra Lahican’da taraftarlarını topladı. Osmanlı ülkesinde yaşıyan bazı İran şeyhleri hayranları da ona katıldılar.

    On dört yaşında bulunan İsmail, yaklaşık olarak yedi bin kadar Türk ve İranlı’dan kurulu bir ordu ile babasının ve dedesinin öcünü almak için Şirvan’ı istila etti (1500). Şirvan Şahı’nı öldürdü. Bu zaferinin sonucu olarak Şemahî teslim oldu. Azerbeycan boğazlarına hâkim olan Vezir-i Âzam Şemseddin Geylânî, İsmail tarafına geçti ve onun veziri oldu. Bu olay da İsmail’in gücünü artırdı. Ertesi yıl da Akkoyunlu hanedanının son dayanağı ve İran hükümdarı Elvend Mirza’ya saldırdı ve ona da üstün geldi. Böylece on altıncı yüzyılın ilk yılında Tebriz’de devletini kurdu.

Bilincin Sonsuzluğunun Pratik Değeri ve Sorgulanması

    Kişilik bölünmesinden muzdarip birini örnek alalım. Ruh dediğimiz kavramı bu kişi üzerine nasıl oturtabiliriz? Bölünmüş kişilikleri ile beraber özbeninin oluşturulduğu savunulacaktır ancak bu öngörümüzün sezinlediği ölümsüz ben - özben kavramını karşılamayacaktır. Çünkü bundan anlaşılan şimdide insanın kendini tanımlamasıdır ki disosiyatif kişilik bozukluğunda diğer kişiliği yadsıyan birey açısından  kendi kişiliğindir. Bu çıkarım özünde metafiziksel olarak doğru olur çünkü sezgilerimiz çok kişilikli veya Alzheimer hastası veya demans olan sonsuz bilinç kavramının saçma olduğunu söyleyecektir.

    New Age veya spiritüel akımdan yorumlamamız gerekir ise deneyimi tamamlamış ruhun özünün tek olduğundan, saf özün deneyimlenmiş bilinçten farklılığını savunacak ve ortada bir problem olduğunu yadsıyacağız. Ancak daha önceden belirttiğim gibi temelde spiritüelizm de dahil her şeyi üstüne kurduğumuz bildiğimiz bizin ölümünden bahsediyor oluşumuz gerçeğini değiştirmeyecektir. Bütün bunların ışığında aklımıza Schopenhauer ve istenci geliyor. Özbilincimizin her halükarda öldüğünü göstermekle ateizmle arasında anlamlı bir fark oluşturulamıyor. Yok ve var arasındaki çizgiyi bu denli bükmekle ölmüş bedenin biz olduğunu söylemeyi ; kendimize aslında yabancı olan bilincin ben olduğunu söylemekten daha mantıklı hale getirmiş oluyoruz. Böylece insanlar "Düşünüyorum, o halde varım." diyerek sürekli değişen beyinlerini varolmayan bir hayalete değişecekler. Öyle bir hayalet ki gerçekliği bile bize istediğimizi veremeyecek ancak aldatıcılığı yaşamı devam ettirmemizi sağlayacak. Kendinin farkında olma zehrine karşı evrimin panzehiri olacak bir hayalet. Nirvana'ya ulaşmak isteyenler ve yaşarken bile değişen  insanın öldükten sonra bilinciyle yaşayacağına inanan gizli tanrılar buna ne derdi acaba? 

    Yine de bütün bunlar bize ölümden sonra hiçliğin olduğunu vermiyor. Aslında her şey şimdinin bilinci üzerine bir tartışma olduğundan çok farklı bir bilincin yaşayıp yaşamayacağını ( ki tüm yazı boyunca bunun pratik değeri tartışıldı) söylemek pek mümkün değil. Bu noktada ise materyalizm sorunu ana konu oluyor. Benzer bir düşünceden yola çıkarak şunu düşünürsek: Beyindeki her bölgenin duygu, düşünce, algıyı oluşturduğunu biliyoruz. İşlevini yitiren bölgelerin de neyi etkilediğini gözlemleyebiliyorken maddeden ayrı farkındalığın gerçeklikteki yerini cevaplamak materyalizm karşıtları için en önemli noktayı oluşturmuştur. Bu konuyu da David Eagleman'nin kitabından alıntıyla bitirmek istiyorum : 

    "Farz edin ki bir Kalahari yerlisisiniz ve kumda yürürken bir transistörlü radyoya rastlıyorsunuz. Onu elinize alıyorsunuz, düğmelerini kurcalıyorsunuz ve birden hayretle fark ediyorsunuz ki bu tuhaf küçük kutudan sesler akıyor dışarıya. Eğer meraklı bir kişiliğe ve bilimsel bir zihne sahipseniz ne olup bittiğini anlamaya çalışacak, belki arka kapağı açacak ve küçük bir tel yuvasıyla karşılaşacaksınız. Diyelim ki seslerin kaynağını bulmak için dikkatle bir bilimsel çalışmaya giriştiniz. Yeşil teli ne zaman çekseniz, seslerin kesildiğini fark ediyorsunuz; teli yeniden bağladığınızda ise yeniden ses gelmeye başlıyor. Aynı şey kırmızı tel için de geçerli. Siyah teli çektiğinizde sesler karışıyor, sarı teli çektiğinizdeyse sesin şiddeti azalarak neredeyse fısıltıya dönüşüyor. Bütün kombinasyonlar üzerinden tek tek giderek, sonunda açık bir sonuca varıyorsunuz: Sesler, tümüyle devrenin bütünlüğüne bağlı. Devre bağlantılarını değiştirirseniz, ses çıkışına da zarar vereceksiniz.
Bu yeni keşiflerden duyduğunuz gururla harekete geçiyor ve bazı tel düzenlemelerinin bu sihirli sesleri nasıl ortaya çıkardığının bilimini geliştirmeye adıyorsunuz yaşamınızı. Çalışmalarınızın bir noktasında gencin biri geliyor ve size bazı elektrik sinyal döngülerinin nasıl olup da müzik ve konuşma üretebildiğini soruyor. Yanıtı bilmediğinizi itiraf ediyorsunuz ama bilimsel çalışmalarınızın, bunun yanıtını vermek üzere olduğu konusunda da ısrarlısınız.
Sonuçlarınız eksik ve sınırlı, çünkü ne radyo dalgaları ne de daha genel olarak elektromanyetik ışınımla ilgili bir şey biliyorsunuz. Uzaktaki kentlerde –ışık hızında yol alabilen görünmez dalgaları karıştırma yoluyla sinyal gönderen– radyo kulesi adı verilen yapıların var olduğu gerçeği size öylesine uzak ki, böyle bir şeyi hayal bile edemezsiniz. Radyo dalgalarının tadına bakamazsınız, onları göremez, koklayamazsınız. Üstelik onları düşleyebilecek kadar yaratıcı olmanızı gerektirecek bir baskı da yok üzerinizde. Hadi diyelim ki, ses taşıyan görünmez radyo dalgalarını gerçekten de aklınızda kurgulayabildiniz; bu varsayımınızla kimi ikna edeceksiniz? Dalgaların varlığını gösterecek teknolojiye sahip değilsiniz ama herkes de haklı olarak ikna edilmeyi bekliyor.
Böylece bir radyo “maddecisi” haline geliyor ve telleri doğru şekilde düzenlemenin, bir şekilde klasik müzik ve zekice konuşmalar ürettiği sonucuna varıyorsunuz. Bulmacanın çok büyük bir parçasının eksik olduğunun farkında bile değilsiniz.
Beynin bir radyo gibi olduğu –yani oradan buradan gelen sinyalleri toplayan birer alıcı olduğumuz ve bunun için de sinirsel devrelerimizin yerli yerinde olması gerektiği– iddiasında değilim; yalnızca bunun mümkün olabileceğini söylüyorum. Bilim, bugünkü durumuyla bu söylediklerimi geçersiz kılacak veriye sahip değildir. Tarihin bu noktasında bildiklerimizin ne kadar az olduğunu göz önüne alarak, bu tür kavramları, henüz ne kabul edip ne de yadsıyabildiğimiz fikirleri yerleştirdiğimiz büyük dosya dolabında saklamak zorundayız. Sıra dışı varsayımlar üzerinde deney tasarlayan biliminsanlarının sayısı her zaman az olacaktır ama bu tür fikirler, kanıtlar belirli bir yöne işaret edene kadar birer olasılık olarak önerilmeli ve buna uygun biçimde geliştirilmelidir."

'Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür.' Montaigne

    "

Bir Felsefi Perspektif Olarak Gnostisizm

   " Metafizik

    Metafizik, başlangıçta antropomorfik teşebbüslerle başlamıştı ancak kendinden varolan dallanabilirliği değişebilme potansiyelini oluşturuyordu. Görünümlerin onları sunmuş olandan farklı olduğu düşüncesiyle başlamıştı. Hedefi ise görünümleri incelemeye devam ederek kendini gösterene ulaşmaktı.

    Bu evrede metafiziğin mottosu şuydu: İşaret ile işaret kaynağını karıştırma.(Signum - signatum . Yani metafizikte ilk kabul etmemiz gereken koşul insanın kendi parametreleridir ki bu yöntem de bilinmeyene doğru bakmaktır.

    Yani metafizik görünen ile özün ilişkisini açıklamaya çalışmalıdır ancak önce konuyla ilgili bütün bilgileri toplamalı, onunla çeşitli paradigmalar oluşturmalı, içlerinden en sağlam ve en kapsayıcı olanını seçmelidir ki konuyla ilgili daha fazla açıklama mümkün olmasın.

    Hasbelkader ileri bir deneyim yaşarız umuduyla veya uğraşlara dıştan yardımcı olacak bir sezgi bulmak icin genel deneyim kategorileri oluşuyor- ki her muhtemel sınıflamaların ayırma yöntemini dayandırdığı nokta -. Bu ise deneyimin ampirik bulunuşu ve düşüncedeki izdüşümün oluşumunu tahmin idi. Bütün bunların hepsi temel olarak ana ve öznel mutlak sezgiye dayanmalıydı, aksi halde başlamak da bitirmek de mümkün olmazdı. 

    Bu temel sezginin, metafiziksel sezginin, açıklanması metafiziğin bir parçasıdır. Metafizik kendini hem dışsal bir element olarak alır hem de kendi araştırmasının bir parçası olarak.

    Görünüm ile özün ilişkisinin açık olmadığını anlıyoruz ki aksi olsa baştan böyle bir uğraşa gereksinim olmazdı.

    Deneyimlerimizden yapacağımız ilk çıkarım, görünüm ile özün esasında farklı olgular olduğu olabilir. Fark ediyoruz ki bu bize görünümün özü belli miktarda gölgelediğini ima ediyor.

    Bunun fark edilebilmesi için aralarında tutarlı bir ilişki olmalıdır, ancak doğasında bozulmuş olarak. Sezgisel olarak biliyoruz ki bilinçte şablon oluşması için bir şablon var olmalı. Yani bilinçte oluşan şablonların gözlemlediğimiz şablonlarla uyuşuyor olma ihtimalini araştırabiliriz. Tersini düşünmek zorunda değiliz, öyle yapsaydık başlayamazdık bile, içgüdümüz de böyle söylemekte.

    Velhasıl biz daha açıkça "görünüm" ve "öz" kavramlarımızı tanıyoruz. Görünüm bizim direkt deneyimimizdir.Öz ise görünüm aracılığı ile bize geçtiğini sezinlediğimiz, dolaylı olarak karşılıklı görünümlerle deneyimlenen ve bu bağlamda düşündüğümüz gibi olup olmadığını bilmediğimizdir. "/

Devam edecek...





Gülün Adı - Umberto Eco Alıntılar

    Alıntılar:

    - "Ama gerekli olan bir varlık, tümüyle olası olana karışmış olarak nasıl var olabilir? Öyleyse, Tanrı’yla evrendeki ilk kargaşa arasında ne fark var? Tanrı’nın kendi seçimlerinde mutlak bir her şeye-gücü-yeterliği ve mutlak bir özgürlüğü olduğunu doğrulamak, Tanrı’nın var olmadığını kanıtlamak anlamına gelmez mi?"

    - "Evet, şimdi anlıyorum, yürüttüğüm sorgular sırasında aklıma gelen düşünce buydu. Bu görevden çekilmemin nedeni de buydu. Kötülerin güçsüzlüklerini soruşturma yürekliliği yoktu bende; çünkü bunların, ermişlerin güçsüzlüğünün aynısı olduğunu anladım.”

    - Ermiş Martin’in kendilerini iyileştirmesinden, böylece de onları geçim kaynaklarından yoksun bırakmasından korktukları için, onun tansıklar yaratan bedeninden kaçan Touraine’li sakat dilencilerden biri geliyordu bana (life of brian

    - "Doğru. Sürüden dışlananlardan söz ediyorduk. Yüzyıllar boyunca, Papa ve İmparator erk için giriştikleri savaşlarda birbirlerini parçalarken, dışlanmışlar gerçek cüzamlılar gibi kıyıda yaşamayı sürdürdüler; cüzamlılar, bunların, bu olağanüstü meseli anlayabilmemiz için Tanrı’nın düzenlediği bir simgesinden başka bir şey değildir; böylece, ‘cüzamlı’ derken, ‘dışlanmış, yoksul, saf, toplum dışına itilmiş, kırsal bölgelerden sökülüp atılmış, kentlerde aşağılanmış’ kimseleri anlayacaktık. Ama biz anlamadık; cüzamın gizemi bir hortlak gibi üstümüze abandı; çünkü işaretlerin niteliğini anlayamadık. Sürüden dışlanmış olsalar bile, onların tümü de İsa’nın sözüne dönerek köpeklerin ve çobanların davranışını suçlayacak ve bir gün onları cezalandırmaya söz verecek her vaazı dinlemeye ya da üretmeye hazırdırlar. Erk sahipleri her zaman anladılar bunu. Dışlanmışların toplumla yeniden bütünleştirilmesi, onların ayrıcalıklarının kısıtlanmasını gerektiriyordu; bu nedenle de, dışlandıklarının bilincine varan dışlanmışlar, öğretileri ne olursa olsun, sapkınlıkla damgalanıyorlardı. Dışlanmışlıklarının körleştirdiği bu insanlarsa, kendi adlarına, gerçekte hiçbir öğretiye ilgi duymuyorlardı. Sapkınlığın yanılgısı buradadır. Herkes sapkındır, herkes ortodokstur; bir akımın sunduğu inancın önemi yoktur; önemli olan sunduğu umuttur. Bütün sapkınlar bir dışlama gerçekliğinin bayrağıdır. Sapkınlığı kazı, altında cüzamlıyı bulursun. Sapkınlığa karşı girişilen her savaşın istediği tek şey şudur: cüzamlının olduğu gibi kalması. Cüzamlılara gelince, onlardan ne bekleyebilirsin? Üçleme doğmasının ya da Aşai Rabbani ayininin tanımının ne kadarının doğru, ne kadarının yanlış olduğunu ayırdetmelerini mi? Hadi canım, Adso, bu oyunlar biz okumuş adamlar içindir. Basit insanların başka sorunları vardır. Hem unutma, bunların tümünü de yanlış yoldan çözerler. Bunun için sapkın olurlar."

    - Şimdi kendi kendime, duyduğum şeyin, benzerin benzeri sevdiği ve yalnızca ötekinin iyiliğini istediği arkadaşlık sevgisi mi, yoksa insanın kendi iyiliğini istediği ve yanında olmayanı, yalnızca kendisini tamamlaması için istediği kösnül sevgi mi olduğunu düşünüyorum. Geceki sevginin kösnül sevgi olduğuna inanıyorum; çünkü kızdan bende hiçbir zaman olmayan bir şeyi istemiştim; oysa o sabah kızdan hiçbir şey istemiyordum, yalnızca onun iyiliğini istiyordum ve onun, bir parça yiyecek karşılığında kendini vermeye iten acımasız zorunluluktan kurtulup mutlu olmasını diliyordum; ondan başka bir şey dilememek, yalnızca onu düşünmek, koyunlarda, öküzlerde, ağaçlarda, manastırı sevince boğan dingin ışıkta onu görmek istiyordum.